13 Nisan 2020 Pazartesi

Meyhaneden Bakınca

Birkaç yıl öncesine kadar Rıfat Ilgaz’ı hiç okumamıştım. Sadece Hababam Sınıfı’nı, o da filminden biliyordum. Televizyonlar her eğitim döneminin başına, ortasındaki tatile, sonuna bu filmi koyuyorlardı. Birkaç kere seyretmiş, bazılarının gülünç bulduğu bu filmden hoşlanmamıştım. Babam öğretmendi. Öğretmen okullu olmam dolayısıyla eğitimden az çok anlarım; filmi eğitim yönünden çok sakıncalı bir film olarak görmüştüm. Bana göre kuşakların bomboş yetişmesine zemin hazırlayan bir filmdi. Günahı boynuna; Rıfat Ilgaz’ın dediğine göre “Hababam Sınıfı”  sinemaya uyarlanırken değiştirilmişti. Filmi eserden fazla uzaklaşmış bir uyarlama olarak görmediğimi ifade etmek isterim.

Cide’ye yerleşince Rıfat Ilgaz’ı okumak farz oldu. Çünkü babasının Bartınlı olmasına karşın kendisini Cideli olarak tanıtmıştı. Cideliler de vefa gösterip her yıl bir temmuz ayında yaptıkları bir şenlikle anısını yaşatmaya çalışıyordu. Merak ettiğim eserlerini okumaya başladım. Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra, Sarı Yazma… Epeyce bir kitabını okudum. Yazdığı türler içinde en başarılı olduğu tür şiirdi. Hikâyelerini de beğendim ama romanları için aynı şeyi söyleyemem. Günlük konuşmaları da olağanüstü bir şekilde aktarabilme yeteneğine sahip bir yazar. Sinemacıların eserine ilgi göstermiş olması da bu yüzden.

“Karadeniz’in Kıyıcığında” son okuduğum romanı. Oldukça hacimli, kolay okunan, dili sade, akıcı bir roman; Türkçesiyle kendisini okutuyor. Ilgaz’ın diyalogları müthiştir. Konu bakımından toplumsal gerçekçilerin yolundan gitmeye kalkışmış ama becerememiş. Romanda sosyolojik kurallara, dine, ahlaka, töreye hukuka uymayan malzemeler kullandığı için inandırıcı olamamış. Tanrısal bakış, yazarın bakış açısı olunca, yazar da çok iyi bildiği meyhaneden topluma bakınca gördüğü olaylar, kahramanlar, davranışlar da gerçekçi olmuyor.

Eserin tamamı bir kasabayı eline almış Hacı Dursun’un oğlu Şevki’nin fabrikalarında çalışan on altı yaşındaki Güllü’ye sahip olması üzerinde dönüp duruyor. En sonunda olan oluyor; fırtınada batan motordan denize düşen, Değirmenci Ahmet’le Arabacı Hamit tarafından kurtarılan ve Hacı’nın fabrikasının temeli olan makineyi kol gücüyle çalıştıran ve Güllü ile evlenmek üzere olan denizci Recep, bir Kaptan’ın motoruna atlayıp gidiyor. Arada Hacı Dursun’un insanların emeğini nasıl sömürdüğü, karın tokluğuna nasıl çalıştırdığı, fakir fukaranın bin bir zahmetle fundalık ve kestanelikleri yakarak, işleyerek elde ettiği fındıklık arazisinin geçmiş tarihli tapusunu çıkarttırması ve kasabanın yöneticilerini avucunun içinde oynatması işleniyor.

Genellikle bu tür romanların ustaları okuyucuya bir çıkış yolu gösterir ve eğer Maksim Gorki gibi usta bir romancıysa o yolda kahramanlarını yürütür. Hoş Görki’nin sonu kendi açtığı yoldan yürüyenlerin eliyle, kafası ezilerek olmuştur ya neyse bu konumuz dışı. Bizim toplumsal gerçekçilerimiz genellikle tanımadıkları köyü, kasabayı romanlaştırırken zorlanmışlar, başarılı olamamışlardır. Keşke Rıfat Ilgaz güçlü bir kalem olarak ideolojik roman yazacağım diye böyle zorlanmasa da şiir yazsaydı:

Son Şiirim

Elim birine değsin,

Isıtayım üşüdüyse

Boşa gitmesin son sıcaklığım! (18.11.1991)

Şu güzelliğe bakın. Bir de şu romana. Ah Rıfat Hoca, bu harika kalemini niye meyhane dedikodularıyla öldürdün! Bilmez misin, iki tek atınca insanlar yapmadıkları şeyleri de yapmış, olmayan şeyleri olmuş gibi anlatır; bundan sosyal gerçekçilik, ideoloji çıkmaz. Çıkarsa böyle Fakir Baykurt’un romanları gibi vasatın altında yatan romanlar çıkar. Sonuç olarak, okumaya vaktiniz varsa, dili Orhan Pamuk’tan kat kat güzel olduğundan kolay okuyacağınız ama yoksa okumadığınız için pek de bir şey kaybetmeyeceğiniz bir roman Karadeniz’in Kıyıcığında. Yine de küçük kıyı kasabalarına göreve giden üst düzey memurlara ve özellikle ormancılara bu eseri okumalarını tavsiye ediyorum; ormanlarımızın yakılarak, fındıklığa çevrilerek nasıl küçüldüğünü, birilerinin mülkü haline geldiğini anlamalarına yardımcı olacaktır. Belki de küçük kıyı kasabalarında çarkın nasıl döndüğünü ve bu çarka nasıl girebileceklerini öğrenirler!

Unutmadan, yazarlar yerel ağızla değil İstanbul Türkçesiyle yazmalı!

8 Nisan 2020 Çarşamba

GÖNÜL COĞRAFYAMIZIN SINIRLARI


“Ah neyleyim gönül senin elinden”, “ Gel ha gönül havalanma”, “Deli gönül hangi dala konarsın”, “Bir gönüle aşk girince”, “Ah bu gönül şarkıları”, “Aldırma gönül” gibi türkü ve şarkılar bizim millet olarak “gönül”e verdiğimiz önemin küçük bir göstergesidir. Nedir gönül? Neden gönül sözünün tam karşılığı dünyada başka sözlüklerde yoktur ya da sadece Türklerin kullandığı bir sözdür? Böylesine önem verdiğimiz gönlümüzün sınırları neresidir?
Gönül, sözlüklerde sevgi, istek, düşünüş, anma, hatır vb. kalpte oluşan duyguların kaynağı; istek, arzu; Duyguların, ruhsal kıpırdanmaların, iç çabaların taşıyıcısı; kişiyi Tanrı'yla, insanla ve dünyayla içten bir ilişki içine koyan, ruhun derinliklerindeki güç; duygu bağlılığı yetisi; duygunun bağlılık, birliktelik duyuran kavrayıcılığı, olarak tanımlanmaktadır. İnsanın manevi varlığının ifadesi; inanç ve hislerinin kaynağı; istek, arzu, heves, niyet; duygu, his, aşk; kibir, gurur; tabiat, huy anlamlarına gelmektedir. Tanım bu kadar geniş olunca milletimizin en büyük zenginliğinin gönül olduğu görülür. Bu zenginliğin de yeni bir medeniyet eşiğinde, milletimizi kanatlandırıcı bir işlevi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Milletimiz ne kadar çok hisseder, inanır, arzu ve istek duyar; ruhunun derinliklerindeki gücün farkına varırsa, severse; âşık olursa o kadar gelişmeye müsaittir diyebiliriz. Gönül coğrafyamız ise gönlümüzden geçen coğrafyadır. Bu milletin aydınları; ülkücüleri, fertleri gönlünden ne geçirebiliyorsa orası gönül coğrafyamızın sınırlarıdır. Hayal etmek mümkündür ve eğitimle hayaller zenginleştirilebilir veya tam tersi, olumsuz yıkıcı tesirlerle hayaller daraltılabilir; daha doğmadan söndürülebilir. Bir anlamda gönül, uyanıkken rüya görmemizi sağlayan temel güçtür. Bundan yirmi yıl kadar önce Amerikalıların Konya’nın köylerinde vatandaşlarımızın gördükleri rüyaları araştırdıklarını duymuştum. Uykuda görülen rüyalar da milletin gönül gücünün bir başka göstergesidir.
Bütün yıkıcı çalışmalara, hafıza kayıplarına, aşılanan aşağılık duygusuna rağmen uygarlığın öncüsü bir millet olduğumuz şüphesizdir. Bunu biz henüz idrak edemesek de dünya bilmektedir ve bizim de küçük araştırmalarla bu bilgiye ulaşmamız mümkündür. Bin bir türlü mesele ile boğuşuyoruz. Büyük bir millet olduğunun farkında olmayan nesillerimiz hızla artıyor. Bugün milletimiz içinden neleri geçiriyor, nelere arzu duyuyor, neleri seviyor, neleri istiyor? Bu konu çok büyük bir sosyolojik araştırma konusudur ve meseleyi bilim adamlarına havale etmek gerekir. Biz burada “Gönül sınırlarımız neresidir?” sorusuna cevap arayalım. Elbette önce “Türk Milleti’nin Coğrafyaları”na bakılmalıdır. “Türk Coğrafyaları” tabirini kullanıyoruz, çünkü Türklerin birçok coğrafyası vardır.
Türk Milleti’nin ilk coğrafyası tarihi coğrafyadır. Bu millet tarih boyunca nerelerde yaşamış ve büyük medeniyetler, ulu devletler, hanedanlıklar kurmuştur? Atlarımızın nalları hangi toprakları dolaşmıştır? Bu sorunun cevabını bulduğumuzda tarihi coğrafyamız hakkında bir fikrimiz olacaktır. Bu coğrafyanın adına devlet ve medeniyetler kurduğumuz topraklar da diyebiliriz. Sümerler, İskitler, Hunlar, Etrüksler insanlık tarihinde medeniyetin ilk sahipleri olarak görünmektedir. Hem tarihin en eski dönemlerine doğru derinliğine, hem de dünyanın her tarafına yayılan genişliğine bakıldığında durum budur. Kısaca söylemek gerekirse dünya üzerinde Türklerin atlarının nallarının izi olmayan, medeniyet götürmediğimiz çok az yer vardır. Asya ve Avrupa’da ayak basıp devlet kurmadığımız yer neredeyse yoktur. İlk Çin hanedanlarından birinin kurucusu Türklerdir. Bering Boğazını geçerek Amerika kıtasına adım atan ve günümüzde Kızılderili adı verilen yerliler Türklerdir. Osmanlıdan çok daha uzun süre Hindistan’da hâkimiyet süren Türklerdir. Paris’te Atilla tepesi vardır ve Atilla’nın orada konakladığı söylenmektedir. Tarihler İskitlerin, Sakaların, Hunların, Uygurların, Göktürklerin, Karahanlıların, Gaznelilerin, Selçukluların, Memlüklerin, Timurluların, Osmanlıların destanlarıyla doludur.
Gönül coğrafyamızın ikinci unsuru da uygarlık coğrafyamızdır. Her milletin bir medeniyeti vardır ve bu medeniyetin bütün insanlığa uzanan hizmetleri, katkıları, uygarlığı oluşturmaktadır. Milletimizin insanlığa katkılarını saymakla bitiremeyiz. Tarihte ilk defa ölülerini gömen, kümbet geleneğini kuran millet Türklerdir. Barınmanın temelindeki çadırı ve mimarinin temelindeki kubbeyi bulan millet Türklerdir. At evcilleştirilmemiş ve kemer, toka, eğer bulunmamış, teker, ok ve yay icat edilmemiş olsaydı bugünkü uygarlık, ordular, arabalar olmazdı. Sütün pastörize edilmesi, koyunun evcilleştirilmesi, elmanın ıslahı hep Türklerin eseridir. Uygarlığın temelindeki ana yollardan biri olan İpekyolu’nun kurucusu ve sahibi Türklerdir. Konuyu çok uzatmak istemiyorum; dileyen istediği yerli ve yabancı kaynaktan konuyu araştırıp abartmadığımızı görebilir. [1] Ancak oryantalizmi unutmamak gerekir; yabancı kaynaklar genellikle medeniyetin temelindeki birçok buluşun Asya olduğunu belirtir ama Türklerin adını zikretmezler.
Medeniyetimizin tesir sahasında kalan coğrafya da üçüncü önemli coğrafyamızdır. Amerika’da geçtiğimiz yıl en çok satan kitaplardan biri Mevlana idi. Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Hacıbektaş, Hacı Bayram, Gül Baba, Süleyman Çelebi Asya’da; Türkistan’da, Avrupa’da, Balkanlar’da, Afrika’da din, ırk, mezhep tanımaksızın, gittikçe sınırlarını genişleterek gönülleri etkilemeye devam ediyor. Birkaç yıl önce yoğurt ABD’de yaygınlaşmaya başladı. Dönerimiz Avrupa’da Hamburgeri perişan etmiş durumdadır. Nerede bir Türk yemeği varsa, âdeti, geleneği, mimarisi uygulanıyorsa, kelimesi konuşuluyorsa, nerede Nevruz kutlanıyorsa, nerede Türk müziği dinleniyorsa orası Türklerin medeniyet coğrafyasının içindedir.
Göç coğrafyamız, dördüncü önemli coğrafyamızdır. Çeşitli sebeplerle Türkler anayurtlarından, ata vatanlarından değişik coğrafyalara göç ettiler. İç ve dış siyasi sebepler, savaşlar, tabi felaketler, mali sebepler, seyahat, yerinde duramayan, kabına sığmayan bir yapıda oluşumuz gibi sebepleri bunlar arasında sayabiliriz. Son yüzyılda Avrupa, Avusturalya, Amerika, Afrika gibi coğrafyalara iş bulmak amacıyla giden milyonlarca Türk var. Tarihin en büyük göçlerini Türkler yapmış ve doğal olarak önlerine çıkan devletleri ve milletleri de göçe zorlamışlardır. Avrupa’nın medeniyetinin temelinde bu zorunlu dalgalanmaların oluşturduğu sıkışmışlık ve ezilmişlik; korku vardır. Kavimler göçünden söz ediyorum. Çok uzak değilse de tarihin derinliklerinde kalan bu göçlerin, ezilmişliğin intikamını, Batı, bizden çok feci şekilde çıkardı: Son iki yüz yıldır Balkanlarda, Kafkaslarda, Kırım’da, Azerbaycan’da, Doğu Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Kıbrıs’ta, Arabistan’da, Mısır’da… Türkler soykırıma uğradı, hâlâ da uğramaya devam ediyor. Sadece Balkanlar’da en az üç milyon Türk öldü. Bugün dünyanın her ülkesinin en ıssız ve ücra köşelerinde, şu veya bu sebeplerle oraya göç etmiş Türklere rastlayabilirsiniz. Bu da bir başka coğrafyamız olan dil coğrafyamızın sınırlarını gösterir: Eskiden belki sadece Bosna’dan Pekin’e Türkçe konuşularak gidilebiliyordu ama bugün –burada biraz abartma yapabilirim- dünyanın her yerini sadece Türkçe konuşarak dolaşabilirsiniz. Dünya üzerinde Türklüğünün farkında olan iki yüz elli milyon Türk’ün varlığını biliyoruz. Bir o kadar da küçük bir kıvılcımla farkına varacak Türk toplulukları bulunmaktadır ki bu topluluklar da paşa gönlümüzün olmasını hasretle beklemektedirler.
Ülkülerimiz, hayallerimiz gibi sınırsızdır. Ülkü coğrafyamız ise mutlaka üzerinde önemle durulması gereken bir coğrafyamızdır; Kızılelma. Kızılelma’yı siz biliyorsunuz. Bilenler dahi İsmet Çetin’in Kızılelma[2] Necati Gültepe’nin Kızılelma’nın İzinde[3] kitaplarını mutlaka okusunlar. Kızılelma Türk Hakanlarının, başbuğlarının ordularını götüreceği yerdir. Türkler istedikleri bir Başbuğ bulduklarında arkasında kenetlenir ve çağlar açıp çağlar kapayabilir. Günümüzün orduları ise artık bilgi, iyi yetişmiş; donanımlı insan gücü, ekonomi, geleneklerine bağlı kültür ve sanatta ilerlemiş bilinçli bir toplum, iyi bir dış politika, devletine güvenen, fitnenin tesir edemediği bir halktır. Böyle bir orduya sahip olan başbuğlar Türk Milletini yeni bir medeniyet hamlesine taşıyabilir.
Size daha birçok coğrafyadan bahsedebilirim: Mesela dünya üzerinde balbal bulunan ülkelerin bir haritasını düşününüz: Japonya’dan İrlanda’ya, Altaylardan Hindistan’a, Arabistan’a kadar üzerinde balbal dikilmiş bütün coğrafyalar Türk’tür. Yahut Göktürk alfabesi ile yazılmış, damgalardan oluşturulmuş veya onun öncülü olan kaya resimlerinin bulunduğu coğrafyaların haritasını düşünün. Bu harita içindeki Sibirya’dan Anadolu’ya, Balkanlardan Grönland’a kadar Göktürk yazı ve resimlerine rastlayabilirsiniz. Grönland’da üç bin Orhun Abideleri’ne benzer abidemiz bulunmaktadır. Onlar bu yazılara runik yazılar; Futhark yazıları diyorlar.
Bitki coğrafyamız önemlidir; dünyanın en zengin bitki coğrafyası, endemik bitkileri bizim memleketlerimizdedir. Hollanda ticaretini yapsa da Lale bizimdir. Yavşan otunu bilmeyen, sevmeyen bir Türk yurdu yoktur. Yemek coğrafyamız çok zengindir ve dünyanın hiç şüphesiz en zengin mutfağı Türklerindir. Benzer şekilde oyun coğrafyamız çok zengindir. Dünyanın en zengin çocuk oyunları bizdedir. Satranç, köçürme (mangala), dama, tavla gibi dünyanın en gelişmiş zekâ oyunları Türklerin bulup geliştirdikleri oyunlardır. Çiçeklerimizin, güllerimizin yetiştiği, yemeklerimizin yendiği, oyunlarımızın oynandığı geleneklerimizin uygulandığı, yaşadığı; yaşatıldığı coğrafyalar bizim coğrafyalarımızdır. Yüzyıllardır Türk ülkelerinden arkeolojik eserler, sanat eserleri, kitaplar kaçırılmaktadır. Bu eserlerin bulunduğu başta Hermitaj adlı Rus Müzesi olmak üzere, İngiliz Müzesi, Berlin Müzesi, Louvre Müzesi, Metropolitan Müzesi gibi Türk eserlerinin bulunduğu müzeler bizimdir. Bu ve başka müzelerdeki Türk eserleri ya geri vatanlarına getirilmeli yahut da o ülkeler fethedilmelidir.
Güney Türkistan (bugünkü Afganistan) şairlerinden rahmetli Ergeş Uçkun[4] Dünyayı ikiye ayırmıştı: Asya, Avrupa, Afrika ve Avustralya’ya Büyük Turan, Amerika kıtasına da Küçük Turan diyordu. Ziya Gökalp gibi büyük bir Turan şairi olan Ergeş Uçkun bugün ne yazık ki fazla tanınmıyor. Bize düşen gönlümüzdeki sınırları ortadan kaldıran bu ve benzer büyük şahsiyetleri yakından tanımaktır. Büyük şahsiyetlerimizin hayat hikâyelerini, biyografilerini okumak ufkumuzu açacaktır. Turan’ın ön yüzü, Turan’ın arka yüzü gibi ifadelerle dünyayı Türkler için küçük bir coğrafyaya dönüştüren Ergeş Uçkun palavracı değildi. Bir gerçeği ifade ediyordu. Dünya gerçekten çok küçüktür. Uluğ Bey gibi gökyüzündeki yıldızların haritasını çizen bir şahsiyetimiz olmasaydı, haklısınız biraz yüksekten atmış, diyebilirdim ama Uluğ Bey’imiz vardır ve olağanüstü çalışarak bizim de uzayın hâkimiyetine soyunmamız gerekmektedir. Bugün tarihinden, medeniyetinden habersiz, sömürgecilerin oyuncağı olmuş insanlarımızın çoğalmış olması bizi asla ümitsizliğe düşürmemelidir. Güneş karanlığın en yoğun olduğu bir anda doğar.
Aklımıza gelen bütün haritaları üst üste koyduğumuz zaman bunların çakıştığını ve bir gerçeğe işaret ettiğini göreceğiz. O gerçek Türk Milleti’dir. Biz bugün farkına varmasak da dünyanın en büyük gücüne sahibiz. Bu güç atalarımızdan bize intikal eden her türlü zenginliktir. Biz bu zenginliği iyi değerlendirebilirsek, yeni bir medeniyetin fitilini ateşleyebiliriz. Farkına varamaz, zenginliklerimizi öğrenmez, unutursak yok oluruz. İnsanlık tarihinde toplumların ulaştığı en yüksek örgütlenme olan millet kavramına en erken ulaşan bir milletin çocukları köle olur.  Kendi çocuklarımız bile neden savaşıyoruz, barış istemiyoruz diyerek sömürgecilerin borazanını çalarlar. Hayatın insan için bir mücadeleden ibaret olduğunu, büyük balığın küçük balığı yediğini, millet olarak sonsuza değin yaşayabilmek için savaşmak gerektiğini unuturlar.
Sonuç: Dünyanın her zerresi dikkatinde, gönlünde olan bir millet olmalıyız. Gönül coğrafyamızın sınırları her insanı, her canlıyı, her bitkiyi, her taşı, her toprağı, her suyu, her denizi, her yıldızı içine almaktadır. Kendimizi buna göre hazırlayalım. Okuyalım, araştıralım; bir araya geldiğimizde boşa konuşup mavra yapmayalım. Boşa vakit geçirmeyelim. Dikkatimizi geliştirelim, gönlümüzü, gözümüzü açalım. Geleceğe hazırlanalım. Savaşı savaşa her an hazır olanlar kazanır. Üzerinde yaşadığımız bu coğrafya herkesin gönlünde olan bir coğrafyadır ve tarih dikkatsizliğimiz dolayısıyla ölümün kıyısından nasıl döndüğümüzün ibretli örnekleriyle doludur.



[1] https://www.facebook.com/groups/uygarturk/
[2]http://www.kitapyurdu.com/kitap/kizilelma/281575.html
[3] https://www.otuken.com.tr/KitapDetay/kizilelma-nin-izinde
[4] Arslan Küçükyıldız. Çapandaz Ergeş Uçkun / Şiirleri, Makaleleri, Mektupları, Hakkında Yayılanlar. Ankara, Bengü Yayınevi, 2012, 496 sf.

Dipce: Bu yazı, Edebice Dergisi, Y.1, S.1, Mayıs Haziran 2016 sayısında yayınlanmıştır.

30 Mart 2020 Pazartesi

AYA MERDİVEN / KORONA SARGANI / KIRAN GİRESİ TELEVİZYONLAR


Yazınca uzun yazıyor, okunmuyor, kısa yazdıklarım da dikkate alınmıyor diye uzun süredir yazmıyordum. Korona kıranı dolayısıyla televizyonları ve sosyal basını daha çok takip ettiğim için olacak gördüklerimi, hissettiklerimi yazmadan duramadım. Belki okunur.
Türkiye ve dünya büyük bir belayla uğraşıyor; Korona. Büyüklerimizin “kıran” dediği türden. Annem kızdığında “köküne gıran giresice” derdi. Kökümüze kıran girdi. Gönüllü gönülsüz hepimiz evlerimize mahsur kaldık. Okuma, yazma, çizme işleri arasında televizyon seyretmeye başladım. Çünkü Türkiye’de neler oluyor, nasıl tedbirler alıyoruz, şahsen ne yapmam gerekiyor, Türkiye ve dünyada kıran sonucu neler oluyor, gelecekte neler olabilir, çok köklü değişiklikler olacağı belli ama bunlar neler gibi soruların cevabı gündemi takipten geçiyordu. Bir ara neden bu kadar çok televizyon seyrediyorum diye sordum kendime. Cevabını çabuk buldum: Bunda bazı lüzumsuz zevatın ekranlarda olmayışının büyük rolü vardı. Millet olarak kayıkçı kavgasından bıkmıştık. Yüzlerini çoktan eskitmişlerdi. Mart başındaki son büyük meclis kavgası ise midemi bulandırmıştı. Aksasa da şimdilik siyasetçileri görmeden yaşamanın mutluluğunu yaşıyordum. Çok şükür dedim.
Televizyon, haber, eğitim, eğlence, drama, ürün tanıtımından ibarettir. Korona sarganı(virüsü) Çin’de çıkmıştı, benim gibi Doğu Türkistan hassasiyeti olanlar durumu yakından takip ediyordu; sarganı Uygurlara bulaştırmasalar diye dikkat kesilmiştik. Bu sıralarda bir yandan Suriye, bir yandan Rusya, bir yandan da Amerika Türkiye’yi İdlip’te askeri bakımdan sıkıştırmaya başladı. Resmen savaş arifesinde idik. Bu hengâmede bir hatırlatmada bulundum: “TRT bir savaş için yeterli donanım ve hazırlıkta değil, tecrübeli elemanlarını ihtiyaç fazlası gösterip dağıttığı kurumlardan toplasın ve bir değil birçok alanda savaşa hazırlansın.” demiştim. Ciddi bir televizyon kurumunun savaş, hastalık, kıran, göç vs. her konuda program ve haber hazırlıkları olur. Hele TRT gibi Türk milletine yön vermiş olan bir kurumun mutlaka olmalıdır. Diyelim ki savaş çıktı, güncel ve geriye dönük görüntü malzemeleriyle arka arkaya saatlerce haber ve program yayınlayabilecek, canlı yayınlar yapabilecek durumda olmalıdır. Bugün müttefik bile olsanız, yarın savaşma ihtimaliniz olan bir devletle, bir kıta ile ilgili elinizde savaş sırasında kullanabileceğiniz yayın hazırlığınız olur. TRT’nin yayıncılık açısından İdlip “Barış Pınarı Harekâtı”na hazır olmadığını gördük. Allah’tan Korona çıktı da İdlip savaşını çok çabuk unuttuk. Yeri gelmişken; bu savaşa yeniden girişmek zorunda kalacağımız açık. Peki, Korona sarganı Türkiye’ye gelmeden, TRT kanalları, özel televizyon ve haber kanalları seyirciyi yeterince bilgilendirebildi mi? Muhtemel hadiselere hazırlayabildiler mi? Ne gezer!
Türkiye’deki bütün televizyon kanalları -ki bunlara haber, spor, eğlence, müzik, tarım vb. kanalları dâhil- Korona sarganı Türkiye’ye gelmeden ve geldikten sonra yaptıkları yayınlarla çok kötü bir sınav veriyorlar. Hepsi de sınıfta kaldı. Türkçe yayın yapan DMAX ve TLC kanallarında ilk hafta içinde bu konuyu anlatan belgeseller yayınlanmaya başlarken, bizde ilk hafta sonunda 14 gün ikazı yapan bir kamu tanıtım ancak yayınlanabilmiştir. Birçok kanal yayınında en küçük bir değişiklik yapmadığı gibi yapmamakta ısrarlıdır. Bunların başında da TRT’nin bütün kanalları gelmektedir. Spor, müzik, eğlence kanalları ise hiç tınmadı. Ne zaman maçlar seyircisiz olmaya, toptan iptal edilmeye başlandı o zaman bu kanallar ayıktı. Topluma kanser gibi yapışan, kaynakları küt diye kesilmiş bu sömürgen kanalların istismarı hâlâ bitmiş değil. Bu defa da geçmiş futbol maçlarını yayınlıyorlar. Allah belanızı versin. Başını da TRT Spor, TRT Spor HD kanalları çekiyor. Maalesef evde zorunlu vakit geçirirken spor yapma ihtiyacında olanlara rehberlik eden bir program bile yapamadı TRT. Bir kamu kanalı, kuruluş amacını hatırlayamadı. Onlarca spor kanalı da aynı durumdalar. TRT’nin müzik kanalı ise Korona kıranına, biz evlerimizdeyken evde hapis kalanlara, çocuklara, kadınlara, çalışan sağlıkçılara, güvenlik kuvvetlerine, işçilere, memurlara, çiftçilere yönelik, onlara moral veren müzik eğlence programları yayınlayamadı. Hâlbuki sokakta yanıp sönen ışığı hastanelere götürecek olan televizyonlardır. Birincisi İdlip, ikincisi Korona kıranı olmak üzere iki büyük savaşın içinde değil, tam ortasındayız. Her ikisinde de hiç aldırış etmeyen “ulusal” kanallar! Allah sizi ıslah etsin.
Korona geleli nice olmuş, devletimizin aklına yurt dışında yaşayan vatandaşları gelmiş. (Kastedilen yaşadıkları ülkelerin insafına terk ettiğimiz Türklerdir.) Bugün televizyonlarda yayınlanan bir tanıtımda Dışişleri Bakanı ve Büyükelçiler “evde kalın” diyorlardı. Devlet, sadece uçak gönderip vatandaşını almakla kalmaz. Yurt dışındaki vatandaşlar için kurulan TRT Türk adlı televizyon kanalı, bu tanıtımı en az on gün önce yayınlamalı idi ama ne gezer. Bizim devletimiz büyük hedeflerle kurumlar kurup sonra da bunların ne yaptığına, ehil ellerde olup olmadığına bakmaz. Yazıklar olsun bunca emeğe!
Bu kanalların yüzde bir-ikisini istisna kabul edersek neredeyse hepsi bu milletin parasıyla milletine hiç hizmet etmeyen, onu gerçekten ihtiyaç duyulan alanlarda bilgilendirmek, eğitmek, geliştirmek yerine ona sadece para gözüyle bakan, gelecek reklam parasını düşünen “hainler”dir. Abartmıyorum.
Hiçbir televizyon kanalı bu savaşa aylar, yıllar öncesinden hazırlanmamış. Haber kanalları bir nebze olsun Korona hakkında aydınlatıcı programlar yaptı ama bunlar da sadece bilim adamlarını konuşturan, zaman zaman da kafa karıştıran şeylerdi. Bir kanaldaki doktor öbür kanaldaki doktorla çelişiyordu. Biri maske takın derken diğeri takmayın diyordu. Bazı malum kanallar ise komploları köpürtme yolunu seçti. Yalnızca seyirci toplamaya çalışmak yerine ele aldıkları komplolardaki gibi aylar yıllar önce bugünleri öngörmeli, muhtemel salgın ve kıranlarla ilgili yayın yapmalıydılar. Hadi olmadı, yan gelip yattınız, bugün yapın. TRT yönetimi, konusu evde ve sınırlı sayıda oyuncu kadrosuyla çekilebilecek ve vatandaşa hem rehberlik yapıp hem de moral verecek bir günlük dizi yaptıramaz mı? Nasıl olsa yaptıracağı bir sürü yandaş firması var!
Televizyonların sadece reklamlara odaklandığı açık. Peki, reklam tanıtım filmleri Türk milletinin ikinci savaşı olan Korona kıranına karşı savaşına ne kadar hazırlıklıydı? Bir istisnası var. Yine dikkat çektiğim bir konu: Kraliçe ödüllü temizlik malzemesi tanıtımı. Bu marka Korona gelecekmiş gibi piyasaya girmişti ve Mart ayı öncesinde yayınlanmaya başlamıştı. Hekimoğlu kamu tanıtımı ilk hafta girdi demiştim; Mucize Doktor tanıtımı ise ikinci haftayı buldu. Garabete bakın. Televizyonlardaki reklam/tanıtım filmlerinin Korona’ya uyumlu hale gelmesi yirmi günü buldu. Birçoğu ise daha ayıkmadı. Bazı tanıtımları seviyorum; reklamını yaptıkları markadan hiç söz etmeden kamu tanıtımları gibi, seyirciye moral veren reklamlar çekiyor. Doğru yapıyorlar. Bu “Kızılca Gün”de tayyareden markalarını gözümüze sokmaya çalışanlar bence kaybedecek.
Boşuna “Kızılca Gün” denilmemiş. Türkiye’nin geleceğine hizmet etmeyen hiçbir kişi, kurum, firma, dükkân; ürettikleri ürünler; bunların reklamını yapanlar, bunları yayınlayan televizyonlar; milletinin geleceğine hizmet etmeyen, onu bilgilendirmeye, geliştirmeyen, eğitmeyen bütün televizyoncular, gazeteciler, yayıncılar ya da onların ülkeleri yok olmaya mahkûmdur. Son günlerde Bilim Kurulu üyeleri işleri güçleri yokmuş gibi bazı reklam amaçlı kanalları tanıttıkları zararlı sağlık ürünleriyle uğraşıyor. Bizim uydularımızdan bizim kafamızı karıştıran yayınların kesilmesi mümkün değil mi? Siz buna göz yumarsanız, gözünüzü oyarlar. Siz bir yandan tonlarca kaçak temizlik malzemesi yakalayıp bir yandan da bu merdiven altı imalatın reklamını yapan, güzel olan ne varsa tahrip eden, saf insanımızı istismar eden televizyon kanallarınızı cezalandıramazsanız yıkılır gidersiniz. Hele o saçma sapan ot macun reklamları…
Görmüyor musunuz? Milletimizi sahipsiz bıraktınız. Devletler insanını her bakımdan güçlendirmek zorundadır. Bu alanların başında Eğitim, Sağlık, Güvenlik, Çalışma gelir. Sağlığınız kuvvetli olsa bile eğitimsiz bir halkınız varsa Korona gibi kıranlardan kurtulamazsınız. Doğru bilgilendiremez, doğru eğitemez, doğru eğlendiremezseniz davranışlar sakat olur. Televizyon ve radyolar, gazeteler, internet vs. sadece bunun içindir. Televizyonlar, Haberleşme, İnternet de en az sağlık kadar önemlidir. İyi yönetilmelidir. Savaşta öne çıkmanın yolu buradan geçer. 5G hızında internet, birilerinin fantezisi için değildir. Haberleşme iyi yönetilmezse, felaketleri Türkiye fotoğrafları ile servis ediverirler. Cevap vermesi gereken kurumlar basın ve televizyon, girdiğimiz bu savaşta üzerlerine düşen görevleri hatırlamalıdır.
Milletimizi layık olduğu mutlu bir gelecek için çok çalışmamız ve çok hazırlıklı olmamız lazım. Bugünler mutlaka atlatılacak, yarınlar ise çok zor geçecek; aşmamız için bütün gücümüzü toplayıp hareket etmemiz gerekecek.
İşte böyle. Uzun yazıyorum. Özü: At binicisine göre kişner. Sıkılmadınız umarım.
Arslan Küçükyıldız
#TürküSöyleTürkiye

24 Mart 2020 Salı

ÜÇ GARİP


Refik Halit Karay’a saygıyla.

Mayısın hoş kokulu seherinde giysisi paralanmış bir genç kız, yalın ayak, son gücüyle köyüne ulaşmaya çalışıyordu. Az kaldı, diye düşündü. İki gündür yoldaydı. Açtı, dudakları susuzluktan çatlamıştı, bitkindi. Zorla attığı adımlarda yine de bir soyluluk vardı. Alnındaki lekeyi taşımaya mecali kalmadığını düşünüyor, utanıyordu. Anne babası ne derdi? Kardeşlerinin, komşularının yüzüne nasıl bakardı? Bir sabah köye gelen silahlı adamlar, zorla topladıkları genç kadın ve kızlarla birlikte onu bilmediği yerlere götürmüş, ne kadar dirense de iğrenç emellerine alet etmişti. Günlerce gözünde yaş kalmayıncaya kadar ağlayıp yalvarmış ama kimse aldırış etmemişti. Pis sakallı suratları, “Allahuekber” diye atılan naraları hatırladı ve “Allah belâlarını versin.” dedi. Keşke öldürselerdi, ölebilseydi lakin ölmemişti. İki gece önce, kendisi gibi bir kadınla, umudunun tamamen tükendiği bir anda başlarındaki nöbetçinin uyuduğunu ve kapının açık olduğunu görünce harekete geçmişler, bu çirkin tutsaklıktan kurtulmuşlardı. O başka bir tarafa kendisi başka bir tarafa kaçmış, birbirlerini karanlıkta kaybetmişlerdi.

Üzerine sinmiş ağır erkek kokusundan midesi bulanıyordu. Düşündükçe yaşamaktan iğreniyor, başına gelen bu felaketi kendine bir türlü izah edemiyordu. Bir kez olsun kendisine yüzünü ekşitmemiş dev gibi babasının, ona hep ceylanım diye seslenen anasının kucağına bir an önce sığınmak istiyordu. Kulakları makinalı tüfek seslerine alışkındı ama köyün üstündeki dumanları fark etmemişti.  İstemese de ayakları onu köyün yamacındaki evlerine sürükledi. Köyün sokakları ıssızdı. Sersem tavuklar sağa sola koşuşturuyorlardı. Kimseye gözükmemeye çalışarak yürümeye çalıştı. Vardığında evlerinin yerinde dumanı tüten bir harabe buldu. Bahçe duvarı ayakta olsa da evin büyük bir kısmı yerle bir olmuştu. Haftalardır ailesinden uzakta geçirdiği, her günü bir ömür gibi uzun süren korkunç günleri bir anda unuttu. Beterin beteri vardı demek. Ne olmuştu evlerine böyle? Annesine, babasına, ağabeyine, kız kardeşlerine seslendi. Boşuna.  Çöken iki katlı evlerinin enkazına girmeye, onları bulmaya çalıştı. Elleriyle toprağı kazmaya, yerdeki kalasları kaldırmaya çalıştı. Gücünün son damlasına kadar çabaladı. Çaresizdi. Gözleri karardı. Odasının penceresinden meyvelerini topladığı dutun dibine yığıldı.

Orada ne kadar kaldı bilmiyordu. Yanı başında bir çıtırtı duydu. Gözlerini açtığında toz toprak içindeki geceliğiyle sekiz yaşındaki kız kardeşini karşısında buldu. “Selcen, ablam ne oldu sana?” diyebildi. Küçük kız konuşamıyor, korku dolu gözlerle ablasına bakıyordu. Sımsıkı sarıldı ona. Annesini babasını sordu, cevap alamadı. Neler olduğunu anlatacak birilerini aradı gözleri. Zorla ayağa kalktı. Komşularının evi sağlamdı. “Fatma abla” “Elif nine” diye seslendi. Cevap yoktu. Kardeşine bahçedeki çeşmeden su içirdi. Kendisi de kana kana içti. Biraz can geldi. Evin arkasına dolandı. Yerler mermi kovanlarıyla doluydu. Bir anda olduğu yere çakılıp kaldı. Ayşe anası ve Doğan babası, enkazın dışına doğru uzanmış öylece yatıyorlardı. Koştu yanlarına, çığlık çığlığa seslendi bir umut. Ölmüşlerdi. Tenleri soğumuştu. Hıçkırıklarla sarıldı onlara, kokladı, öptü yanaklarından. “Murat Abi”, “Zeynep” diye seslendi. Dünya sessiz bir duvar olmuştu sanki. Selcen kolunu çekiştirmeseydi öylece saatlerce kalabilirdi. Bahçenin kıyısını işaret ediyordu kardeşi. Zorla ayağa kalkıp gösterdiği yere yürüdü. Murat ağabeyi ve ortanca kardeşi Zeynep az ötede yerde uzanmış yatıyorlardı. Koştu başlarına, Zeynep’in güzel saçlarının örttüğü başının bir kısmı parçalanmıştı. Gözleri dehşet içinde bakıyordu. Murat ağabeyinin yüzü gözü kan içindeydi. Kurşunlamışlar diye düşündü neden sonra. Kulakları uğulduyor, kurşun sesleri gittikçe uzaklaşıyordu. Etraf derin bir sessizliğe bürünmüştü. Öylece yığıldı oraya. Keşke bunları görmeseydi, keşke onlar yerine kendisi ölseydi. Ağlayamıyor, gözünden bir damla yaş gelmiyordu. Fısıltı ile başlayan ve gittikçe yükselen bir sesle bir ağıt tutturdu. 

Sonrası bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Ana babasının, kardeşlerinin yüzünü, o kan kırmızısı akşamı, yıldızların her zamankinden daha çok ve yere değecek kadar yakın olduğu o geceyi, ağıdını, ağıdına eşlik eden kesiksiz köpek ulumalarını ve cır cır böceği seslerini ömrü boyunca unutmayacaktı.

Yanı başındaki Selcen’i fark etti; tir tir titriyordu. Harabe evin yıkıntılarından ona uygun giyecek olup olmadığını araştırdı. Bulduğu giysileri kardeşine sıkıca giydirdi. Karnı da açtır, diye düşündü. Aklına bahçedeki tandıra kuruması için bırakılmış ekmek olabileceği geldi. Düşündüğü gibiydi. Suyu kuru ekmeğe katık ederek kardeşini doyurdu. O da iki gündür bir şey yememişti, istemsizce bir parça attı ağzına, yutamadı.  Lokma geçmiyordu boğazından.

Selcen, yaşadıklarının tesiriyle uyuya kalmıştı. Ne yapmalıydı? Bir küçük çocukla bu hayatta yapayalnız kalmışlardı. Ne eder, nereye giderlerdi? Son zamanlarda Babası “Buralarda at izi it izine karıştı, durmamalı, Türkiye’ye gitmeli.” derdi. Evdekilere şaka yollu “Giderken tandırın arkasına bakmayı unutmayın.” diye tembih ederdi. Ağabeyi Murat’ın “Niye hemen gitmiyoruz baba?” sorusuna ise “Bin yıl yaşadığın bu topraklar öyle hemen bırakılır mı? “ diye cevap verirdi.

Gecenin geç vaktiydi. Köy derin bir sessizliğe bürünmüştü. İmam Rıza yatsı ezanını okumamıştı. Sahi komşuları neredeydi? Askerler gelince hep birlikte kaçtılar herhalde, diye akıl yürüttü. Ne yapmalıydı? Bir çocuk ve kirletilmiş bir genç kız! Üstündekilerin ağır kokusunu duydu derinden. Lime lime olmuştu giysileri. Davrandı, bu pislikten kurtulmalıydı. Kendi için de giyecek bir şeyler bulmalıydı. Etrafı kolaçan etti. Bulduğu bir kovanın yardımıyla saatlerce yıkanıp abdest aldı. Bulduklarını üstüne geçirdi. Anne babasını, kardeşlerini ne yapacaktı? Onları gömmeliydi. Kıyafetleriyle gömebilirdi. Öldürüldüklerine göre şehitti onlar. Babasının bahçeyi bellediği küreği buldu. Ölülerin üst üste aynı mezara gömülebileceğini bir yerden duymuştu. “Bismillah” dedi. Nereden geldiğini bilmediği bir kuvvetle büyükçe bir mezar kazdı. Yıkıntının arasından bulduğu iki çarşafın birini çukura serdi. Uyanan kardeşinin de yardımıyla ölülerini mezara taşıdı. Üzerlerini öteki çarşafla örttü. Çıkan toprağı ölülerin üzerine atmayı tamamladığında kan ter içindeydi. “Fatiha” dedi kardeşine duyururcasına. Sonra iki rekât namaz kıldı. Dua etti gönülden. 

Karar verdi Iraz. Türkiye’ye gidecekti. Evin yıkık duvarından içeri girdi. Anasının sandığı yatak odasındaki yıkıntının altında öylece duruyordu. El yordamıyla çekip içini karıştırdı. Eline anasının gümüş kemeri ve cepkeni geldi. Tuttuğu bohçadaki bir kitap olmalıydı. Ağırdı, ağırlığına bakmadı çıkardı. Sandıkta ne bulduysa bohçaladı. Anasının gümüş kemeriyle sıkıca sarmaladı ince belini. Kendince hazırlık yaptı. Bahçeden yolda katık olabilecek ne varsa yoldu. Fırındaki ekmeğin kalanını yanına aldı. Selcen’in elini tuttu. Mezarın başına götürdü. “Sizi burada bırakıp Türkiye’ye gidiyoruz. Bir gün mutlaka geri geleceğiz. Merak etmeyin bizi. Hakkınızı helal edin.” diye seslendi. Kendilerince vedalaştılar.

Yola çıkmaya hazırdı. Bundan böyle Selcen için yaşayacaktı. Yapabilirdi. İki gündür yollarda aç susuz yürümemiş miydi? “Rabbim bir çaresini verir, yardım eder.” diye düşündü. “Senden gelene hazırım Allah’ım.” dedi. O sırada komşu köyün üst başından bir patırtı koptu. Makineli tüfek sesleri geceyi yırttı. Kan emicilere gözükmeden kaçmalı, tan yeri iyice ağarmadan dere boyuna inmeliydiler. Gündüzleri derelerden geceleri tepelerden yürüyerek kuzeye gitmeliydiler. Birden Iraz’ın aklına tandırın arkasına bakmak düştü. Bir koşu baktı. Orada bir kemer duruyordu. Kemeri cepkeninin altına, beline taktı. Kardeşinin elini sımsıkı tuttu, bismillah deyip yürüdü.

Köy meydanına vardıklarında dehşet içinde kaldı Iraz. Köyün bütün erkek ve kadınları, çoluk çocuk demeden kurşuna dizilmiş, öylece yerde yatıyordu. Ölülerin etrafını çeviren köpekler uluyor, adeta o sabah olan biteni anlatıyorlardı. Selcen’in gözlerini kapatan Iraz, yerdeki ölülere tek tek baktı. Her birini yakından tanıyordu. Onlar amcası, dayısı, halası, teyzesi idi. Hepsini gömmeyi düşündü. Fakat bunu yapamazdı; silah sesleri yaklaşıyordu. Bu ne bitmez bir çileydi Allah'ım. Hızla uzaklaştılar.

Dere boyunda koşarcasına yürüyorlardı. “Iraz” sesiyle irkildiler. Köyün en yaşlı ve bilge hatunu Fadime Nine’ydi seslenen. Dere bahçeye ot toplamaya gittiği için öldürülmekten kurtulmuş, olanı biteni görünce de saklanmıştı. Onun da yanında bir bohça vardı. Bütün yakınlarını kaybetmişti. Birbirlerine sımsıkı sarıldılar.

Aylar süren çileli bir yolculuk böyle başlamıştı. Üç garip Türkiye’ye ulaşmak için neler yaşamadı ki! Arap olduklarını söyleyerek bir kampa sığınacak, yardımcı kılığındaki misyonerlerin, göçmenlerin değerli mallarını ve ruhlarını ucuza kapatmak için çullandığı o kamptan kaçarcasına ayrılacak, Ankara’ya geleceklerdi.

Evin hanımının “Bu Suriyeliler de neden böyle uyuntu oluyor, dalıp dalıp gidiyorlar.” diye homurdanması üzerine daldığı düşüncelerden sıyrıldı Iraz. Fadime Nine ve Selcen ne haldeler acaba, diye düşündü. Temizliğini yaptığı koca evin kalan işlerini tamamlayıp gecekondularına koşmak için dört elle işine sarıldı.

Ankara’nın yıldızlı yaz akşamı geceye dönüyordu.



23 Mart 2020 Pazartesi

KASTAMONU, ARAÇ, SIRAGÖMÜ KÖYÜ’NÜ GELECEĞE TAŞIMAK; KÖYLERİMİZİ YOK OLUP GİTMEKTEN KURTARMAK


Bugünlerde Korona sarganı dolayısıyla evlerimize kapandık. Bazı insanların evlerinde bunaldıklarını, yapacak bir şey bulamadıklarını duyuyoruz. Bunalmak yerine zamanımızı kıymetlendirmeyi denesek ne güzel olurdu. Eşimizle, çocuklarımızla vakit geçirmenin eşsiz bir fırsat olduğu kesin. Gün görmüş yaşlılarımızla sohbet etsek. Anlattıkları anıları, hikâyeleri, masalları, bilmeceleri, türküleri, yemekleri… bir kenara not etsek; seslerini, görüntülerini kaydetsek.  Sadece evimizdeki değil çevremizdeki, köyümüzdeki kentimizdeki büyüklerimizden yeterince beslenemiyoruz. Onları kaybettikten sonra kıymetlerini anlıyoruz. Neden onunla daha çok zaman geçirmedim, neden anlattıklarını kaydetmedim diye hayıflanıyoruz. Gerçekten altın gibi fırsatları kaçırıyoruz. Bunun tersini yapıp boş vakitlerinde ailesinin, çevresinin, mahallesinin, köyünün hafızasını kurcalayıp, konuşturarak, not alarak, kaydederek geleceğe taşıyanlar da var. Çok şükür. Cahit Topcuoğlu onlardan biri. Doğup büyüdüğü köyün bilgilerini topladı ve iki cilt halinde yayınladı. 1. Cilt: Kastamonu İli Araç İlçesi Sıragömü Köyü (Soy Kütüğü), 2. Cilt Kastamonu İli Araç İlçesi Sıragömü Köyü (Bütün Yönleriyle)[1] Bu çalışma sadece bir “köy”e ayna tutan iki kitap değil, bütün köylerimize meşale götürmeyi amaçlayan harika bir çalışma.
Bir zamanlar gerçekten köylü milletin efendisi idi. Kıymeti biliniyordu, hürmet ediliyordu. Köyler cennetten birer köşe idi. 1960’dan sonra Türkiye’de bilinen sebeplerle köylerimizden büyük şehirlere göç başladı. Nüfus hızla azaldı. Çiftçilik cazibesini kaybetti, köylerimizdeki sosyal ve kültürel hayat canlılığını yitirdi. Köy odalarında Battal Gazi, Köroğlu, Karacaoğlan destanları, savaş hikâyeleri anlatılmaz oldu. Tarımda kendi kendine yeten ülke hedefi bir yana bırakıldı. Sanayide gelişmiş ülkelere yetişme arzusu sonucu köylerimiz ihmal edildi. “Öğretmen olacağım, köylerde öleceğim.” diyen ülkücü nesli yetiştiren Köy Enstitüleri ve Öğretmen Okullarının kapatılmasıyla da köylere ulaşan meşaleler söndürüldü. Tarım kentleri kurulamadı ve köylerimiz günümüzde neredeyse harabeye döndü. Sahipsiz kaldı. Köyler, üç beş ailenin beklediği, ekilip biçilmeyi özlemiş tarlalar; yetiştirilmeyi, bakılmayı bekleyen hayvanlar; battal olmuş bağlar, meyvelikler; bin bir nimeti ve devasının biri bile bilinmeyen ve bu yüzden de yararlanılamayan çiçekler, ağaçlar, ormanlar; çocuklarına, torunlarına destanlar, masallar, hikâyeler anlatmayı boşuna bekleyen, hafızaları gittikçe zayıflayan ninelerle dedelerin mekânları haline geldi. Köyün tarihi, köyü köy yapan ailelerin hikâyeleri, yer adları, masalları, ninnileri… yok olup gitmeye başladı. Peki, kim bu yitip giden hazinelerin peşine düşecekti? Köydeki Ahmet Ağa mı? Şehre göçen köylüler mi? Onlar çoktan köyü unutmuştu bile. “Sen ağa, ben ağa, bu inekleri kim sağa?” diye bir mesel vardır. Kim bu uğurda “iş başa düştü” deyip kollarını sıvayarak yola düşecekti? Hangi deli harabeye dönmüş köyü yeniden her yönüyle kalkındırmaya girişecekti? Bu ülkü için bir değil binlerce deli gerekirdi. Çünkü delisi olmayan dava, dava değildi.
Belki binlerce değil ama yüzlerce deli ülkücü çıktı. Kaybolacak, yitip gidecek bir kıymetimizi, hazinelerimizi, hiç olmazsa kendi çevresindekileri, gücü yettiğince yok olmaktan kurtaran yiğitler onlar. Kimi köyünün taşı toprağının, bağlarının, bahçelerinin, meyveliklerinin, dağlarının, çiçeklerinin;  kimi insanlarının tarihinin, medeniyetinin, örf adetlerinin, destanının, masalının, ninnisinin, kütüphanelerinin, okullarının, köy odalarının; kimi de hayvanlarının, arılarının, kuşlarının… tespiti, canlandırılması, derlenmesi, geliştirilmesi, yeniden kalkındırılmasına öncülük ettiler. Bugün size o deli ülkücülerden birini, dostu olmakla gururlandığım Cahit Topcuoğlu’nu ve iki kıymetli eserini dilim döndüğünce anlatmak istiyorum.
Cahit Topcuoğlu’nu 1978 yılı öncesinde Kastamonu Göl Öğretmen Okulu’nda tanıdım. Zeki, çalışkan, pırıl pırıl biriydi. Alt sınıflarda olmasına rağmen büyük sınıflarla akran gibi dost, arkadaş ve sırdaş olabilen, buna rağmen sevgisinden, saygısından hiçbir şey eksiltmeyen bir gençti. Onu hep Araç Beyefendisi olarak görmüşümdür. Son senemizin bütün akşamları neredeyse birlikte geçti. Üç beş arkadaş okulun spor salonundaki malzeme odasında buluşur sabahlara kadar sohbet eder, bir yandan da sınıfımızda en iyi olmak için çalışırdık. Sohbetlerimizin konusu “Vatan kurtarmak” olarak özetlenebilir. Okulda başlayan dostluğumuz hiç kesintisiz bugüne kadar sürmüştür. Çoğumuz öğretmen olamadı ama O öğretmen, hem de iyi bir öğretmen oldu. Bu yüzden eserlerini çok iyi anlayabiliyorum. Çünkü aynı ülkücü ruhta yetiştirildik: “Türk milletini sınırsızca sevmek ve hiç karşılık beklemeden onun için çalışmak!”
Köy Enstitülerinde, Öğretmen okullarına bizim dönemimize pek azı intikal eden çok güzel bir eğitim vardı. Biz öyle bir kişilik olarak yetiştirilirdik ki bir köye gittiğimiz zaman öğretmen, çitçi, arıcı, tavukçu, baytar, doktor, mimar, sanatçı… olarak gitmiş olurduk. Kendi okul binamızı inşa edebilir, sınıflara asılacak tablo ve resimleri yapabilir, gösteriler düzenleyebilir, köydekilere çiftçilik dâhil her konuda öncülük edebilirdik. Bu donanımı sağlayan eğitim zayıflamış olsa da bundan nasiplenen bir nesiliz. İşte bu öncü kişiliği ile Cahit Topcuoğlu, herhangi bir köyde veya kendi köyünde yaşayan ve eli kalem tutan herkese örnek olacak iki ciltlik bir çalışmayla karşımızda. Birçok kaynak kullanmış, Osmanlı arşiv belgelerine ulaşmış, elliye yakın kişiden derlemeler yapmış -derlemelerin ne kadar güç bir iş olduğunu söylememe gerek yok- Sıragömü ile ilgili her bilgi kırıntısını değerlendirmiş. Bu yönüyle eser asırlar sonra bile başvurulacak bir kaynak. Cahit Topcuoğlu köyünün kaybolacak bilgilerini kurtardığı gibi geleceğine de ışık tutmuş. Ben inanıyorum ki Sıragömü, adı gibi çok zengin hazinelere sahiptir ve Cahit bize oradan neler çıkaracak neler. Kitabının önsözü bile insanın okuma iştahını kabartıyor:
“… insanlar hızlı bir şekilde yaşam şekillerini değiştirirken bir taraftan da geçmişte yapılanlara özlem duymaya, kimliklerini bir şekilde sahiplenmeye ve korumaya çalıştılar. Elimizde var olan değerlerimiz kayboldukça kıymetlenmeye başladı. Geçmiş yaşantıları merak edenler o dönemlere ait ne varsa öğrenmek için gayret gösterirken yaşanan sıkıntıları, yoklukları, doğal yaşamı da öğrendiler. Bize geçmişimizi öğretecek olanlarımız birer birer dünyadan ayrıldılar. Yaşadıkları, bildikleri de çoğu zaman kendileri gibi kaybolup gitti. Köylerimiz bayramdan bayrama bir araya toplanılan yerler haline geldi. İnsanlar birbirini tanımaz, akrabalarını bilmez oldu. Köyüne ait ne varsa gördükleriyle sınırlı kaldı. Bir iki nesil sonra belki köyü de kalmayacak. Kapılar kilitli, bağlar dağ oldu. Tavuk beslemeyecek, fasulye yetiştiremeyecek, ineği sağamayacak çocuklar yetiştirdik. Köy hayatımız neredeyse bitti. Sahiplenemediğimiz hiçbir şeyin kıymeti kalmaz gözümüzde. Köylerimiz bizimse sahip çıkalım, kıymetini bilelim. Sahip çıkmadığımızda yok olup gideceğini bilelim.”
Eserin birinci cildi Sıragömü Köyü’nde yaşayan ailelerin soy kütüğünden oluşuyor. Konusu Sıragömü veya Araç’la ilgili diye düşünebilirsiniz ama eğer bir soy kütüğü çalışması yapacaksanız mutlaka bu eseri görün derim. Nasıl titiz çalışılmış, bilgi toplanmış mutlaka bakın. Önsözünde de zaten “bir köyün anlatılması neredeyse diğer köylerin de anlatılmasıdır” demiş. İkinci cilt ise özellikle halk bilimciler için çok önemli bilgiler içeriyor. Bu ciltte, köyün yerleşimi; Adının Anlamı; Tarihi; Nüfusu; Sülale Adları; Adetler: Kız görme, Kız İsteme, Kına, Urba görmek, Düğün, Hak Gün, Güyo Başı Dolanmak, Güyo Kuymak, Duvak Serpmek, Doğum, Doğum Sonrası, Mezarlık Ziyaretleri, Ramazan İmam Nöbetleri, Dini Bayramlar, Bayram Yeme, Ölüm, Yaylaya Çıkış, Yayla Ortası, Türbeyi Dolanma, Erenler Tepesi, Gara Şık Türbesi, Sarılık Suyu, İmece, El Sanatları; Giyim Kuşam; Yemekler; Geçim Kaynakları: Sosyal Hayat: Evler, Mevsimler, Köy Odası, Yüzük Oyunu, Tıktan, Diğdiban, Çelik Çomak, Mele Göçmece; Yer Adları; Beddualar ve Deyimler; Unutulmaya Yüz Tutmuş Kelime ve Kavramlar; Maniler; Ağıtlar ve Hikâyeleri, Eğitim; Köy Muhtar ve Azaları; Sıragömülülerden Hatıralar; Köy Karar Defterlerinden Örnekler; Sözlük; Sıragömülü Muhtar, Bürokrat, Sanatçılar; Kaynak Kişiler. Çok söze gerek yok: Köy monografileri için örnek bir çalışma, vesselam. Unutmadan söylemeliyim; Cahit Topcuoğlu dostumun “İncilerim” adlı anı-hikâye türünde yayınlanmış bir kitabı daha bulunuyor.
Eserin 2. Cildi sf. 170’deki şu satırlara bayıldım: “Zaman zaman yaylaya gidip piknik yapmayanımız yoktur. Yine kalabalık bir aile pikniğinde yıkılan yayla evinin yanında gezerken, amca oğlu Hasan abimiz Kebelioğgilin evinin arkasında bulunan ısırganları aralayarak bizleri çağırdı. Yeğenler, torunlar, gelinler kim varsa o tarafa yöneldik. Tomruktan yapılmış yayla evinin tomruğunun uç kısmında 30-40 cm içeride bir oyuk vardı. Oyuğun girişini temizledi ve içindeki yuvayı bize gösterdi. Sanki o yuvayı eliyle oraya koymuş gibi bulmuştu: ‘Bakın bu yuva benim çocukluğumdan beri (o sırada kendisi 60 yaşındaydı) burada olur. Her senen buradaki yavrular değişir ama yuva değişmez. Kuş kuşken yuvasına sahip çıkıyor. Biz insanlar da yuvamıza sahip çıkalım.’”
Cahit Topcuoğlu bir öğretmen olarak bu iki ciltlik eseriyle köylülerine, köylüye, köylerde görev yapan öğretmen ve memurlara olduğu kadar şehirlilere, halk bilimcilere, tarihçilere, botanikçilere, arkeologlara… Kısacası aydınlara da yol gösteriyor. Diyor ki ‘Yaşadığınız vatan toprağını sevin, kaybolmakta olan hazinelerini araştırın, bulun, yazın, kaydedin. Ben öyle yaptım. Boş durmadım. Kim basar, kim alır, kim okur diye düşünmedim, yazdım. Siz de yazın. Bir gün mutlaka bu kayıtlar birileri tarafından kıymetlendirilir. Ben kendi köyümün hazinelerinin bir kısmını daha kurtardım. Siz de kurtarın. Ne kadarını kurtarabilirsek kârdır.’
Cahit Topcuoğlu kardeşimi yürekten kutluyorum. Borcunu peşin ödedi. Tuttuğu sıra sıra gömüler olsun. Daha nice güzel eserler yazmasını bekliyoruz.



[1] Cahit Topcuoğlu: Kastamonu İli Araç İlçesi Sıragömü Köyü (Soy Kütüğü), 1. Cilt, Ankara, Gazi Kitabevi, 2017, 154 sf.
Cahit Topcuoğlu: Kastamonu İli Araç İlçesi Sıragömü Köyü, 2. Cilt, Ankara, Gazi Kitabevi, 2018, 217 sf.