28 Nisan 2021 Çarşamba

Aşk Cephesinden Müzik 30.12.2014-Türk Yurdu Aralığın son günleri. İşten çıkmış, Noel Baba'lı vitrinlere yüreğim titrediği için bakamadan hızlı adımlarla yürüyorum; önemli bir etkinliğe yetişeceğim. Hava tertemiz ama puslu, yağmur bekleniyor. Gönlümüz kar istiyor, ama yağmura da razıyız. Türk Ocakları Genel Merkezindeyiz. Ocağın mütevazı Türk Müziği Sohbet Topluluğunun bugünkü konuğu Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Şef Yardımcısı gönül adamı sanatçı Haluk Derinöz. Bize "Aşk Cephesinden Müzik" başlıklı bir ziyafet sunacak. Sohbetin başlama saatinden önce otağa geldim. Lakin sohbet de başlamış. Haluk Bey o güzel yorumuyla Hz. Mevlana'nın Mesnevisinden ilk on yedi beyti okuyor. Gönül adamları böyledir; kendilerini gönülden dinleyen bir kişi bile bulsalar inciler saçmaya başlayıverirler. Haluk Derinöz, İbrahim Hakkı Hazretlerinin "Alemi alem eden aşktır / Ademi adem eden aşktır" diyerek üç harf ve dört noktanın esrarıyla sohbetine başlıyor. Akıl, Şuur, Kal'ın kılıç oynatamadığı meydandır aşk, diyor. K olmasa aşk, aş olurdu, olmazdı, diyor. Aklın ötesine çıktığını söylüyor. Cebrail aleyhisselâmın ben buradan öteye geçemem dediği noktadan ötesine geçmek olduğunu anlatıyor. Gönül içindedir, diyor. Bu noktada Haluk Bey, "Aşkınız daim olsun" diyerek Hacı Arif Bey'in "Vücud ikliminin sultanı sensin / Efendim derdimin dermanı sensin" şarkısını kanunu ile lütfediyor. Akşamın özetini çok güzel bir yorumla yapıveriyor. Sohbet Şükrü Baba erenlerin "Aşk nedir?" sorusuna verdiği cevapla sürüyor: "Aşk, dumansız ateş, konaksız yolculuk, anahtarsız kilit, Kadehsiz şarap içmektir." Söz "Ney" e geliyor. Yedi delikli, dokuz boğumlu ney. İnsanda da yedi delik var.Göz, kulak.., gırtlağımızda dokuz boğum var, diyor sanatçı. Ney, insandır; kamil insanı temsil eder; Kamil insan, törük, Türk. Mevlana'dan okuduğu beyitten bir kıssa: "İki mum uyandıralım (yakalım denmezdi edepten) hangisi hangisinin ışığıdır, ayırabilir misiniz? Ruhlarımız da birdir. Ayıramayız. Peki müzik nedir. Ehlileştirilmiş gürültü mü? Ruhumuza ulaşan ses mi? Aşk ikliminin esintisi mi? (Aşk cephesinden) musıki, gönülden çıkıp gönüle girmesi. Haluk Bey konuşuyor, inciler saçıyor, ben de notlarımı yetiştirmeye çalışıyorum. (Keşke bu sohbetler ve icra edilen eserler, görüntülü veya yazılı olarak, katılamayan, dinleyemeyen dostlarımıza da ulaştırılabilse. Konuklar bu sohbetlerini yazılı olarak Türk Yurdu'nda da paylaşabilseler. O vakit Ankara dışındaki musıki erbapları bundan müstefid olurdu.) Hafız Zekai Dede'nin oğlu musıki için şöyle demiş: "Ahlâkı beşeri temizleyen büyük bir ilimdir, şereflidir." Haluk Derinöz işte tam burada şu noktaya parmak basıyor. Din ile musıkiyi bağdaştıramayanlara sesleniyor: Din hayattır, musıki de bu hayatın tam göbeğindedir, diyor. Bazılarının musıki için "Aşıkın aşkını, fasıkın fıskını arttırır." dediğini kaydediyor. Kimden naklettiğini not edememişim: Musıki güneş gibidir, gül bahçesine düşerse gül, çöplüğe düşerse çöp kokutur. Adamı adem eder." Eskiden İstanbul'da birini tanımak istedikleri vakit konaklarına yemeğe davet ederler, sözüne sohbetine bakarlar, süzerlermiş. Sonra bir ara ince saz meclise gelirmiş. Musıki ile ilgileniyorsa adam olur, hem ilgileniyor, hem de eşlik ediyorsa adam da olur, adem de olur, derlermiş. Müzik ruha şifa, deva, gönüle cila. Eski İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Abdülbaki Dede, kendi aralarında derin bir sohbete dalmışlar, yanlarına gidiyor. Ne konuşuyorsunuz, diyor. "Hakikatın tarifini yapabilir miyiz?" diye konuşuyoruz hocam diyorlar. Her gönülün bir kanadı musıki, bir kanadı şiir olacak şekilde uçmasını tavsiye ediyor. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ."Bursa'da Zaman" şiiri aklıma geliyor: Tanpınar, bu şiirinde bütün bir tarih sevgisiyle vatan, mimârî, musikî, din gibi bize âit olan değerlerin aşk ve estetik duygularıyla çok güzel bir sentezini yapar. Fakat bu tarzı bir daha denemez Bursa'da bir eski cami avlusu, Küçük şadırvanda şakırdıyan su; Orhan zamanından kalma bir duvar... Onunla bir yaşta ihtiyar çınar Eliyor dört yana sakin bir günü. Bir rüyadan arta kalmanın hüznü İçinde gülüyor bana derinden. Yüzlerce çeşmenin serinliğinden Ovanın yeşili göğün mavisi Ve mimarîlerin en ilâhisi. Bir zafer müjdesi burda her isim: Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın. Güvercin bakışlı sessizlik bile Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle. Gümüşlü bir fecrin zafer aynası, Muradiye, sabrın acı meyvası, Ömrünün timsali beyaz Nilüfer, Türbeler, camiler, eski bahçeler, Şanlı hikâyesi binlerce erin Sesi nabzım olmuş hengâmelerin Nakleder yâdını gelen geçene. Bu hayâle uyur Bursa her gece, Her şafak onunla uyanır, güler Gümüş aydınlıkta serviler, güller Serin hülyasıyla çeşmelerinin. Başındayım sanki bir mucizenin, Su sesi ve kanat şakırtılarından Billûr bir âvize Bursa'da zaman. Yeşil türbesini gezdik dün akşam, Duyduk bir musikî gibi zamandan Çinilere sinmiş Kur'an sesini. Fetih günlerinin saf neşesini Aydınlanmış buldum tebessümünle. İsterdim bu eski yerde seninle Başbaşa uyumak son uykumuzu, Bu hayâl içinde... Ve ufkumuzu Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk, Havayı dolduran uhrevî âhenk.. Bir ilâh uykusu olur elbette Ölüm bu tılsımlı ebediyette, Belki de rüyâsı bu cetlerin, Beyaz bahçesinde su seslerinin. "Dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine" şarkısı icra ediliyor. Namaz kılanın önünden geçen Mecnun'a adamın söyledikleri, Mecnun'un da adama söyledikleri var sırada. "Ben Leyla'dan başkasını görmüyorum geçtim, sen Mevla ile birlikteyken benim önünden geçtiğimi nasıl gördün?" Leyla bulunmadan Mevla bulunmaz, diyor Haluk Bey. Fahrettin Kerim Gökay / Neyzen Tevfik / Atatürk'ten bir hatıra. Atatürk'ün her sofrada kendisinin okuduğu: "Ben melamet hırkasını kendim giydim eynime." nefesi icra ediliyor. Alkışlar tabii... Alkış'ı "Sen ve Ben bir olduk" şeklinde yorumluyor sanatçımız. "Sarı saçlarını deli gönlüme / Bağlamışım çözülmüyor Mihriban" türküsü ile Abdürrahim Karakoç yad ediliyor. Postun başı teslim, ayağı hizmet gerek. Hizmet, iyiliklerde bulunmak. Hacı Bektaşı Veli "Benim üç iyi dostum var. Birincisi evde kalacak malım mülküm, ikincisi yolda kalacak eşim dostum, sevenim hatta sevmeyenim, üçüncüsü sadece yaptığım iyilikler; benimle gelecek. Ve ardından "Uzun ince bir yoldayım." Hazreti İsa'dan kıssa "Meleküt alemine girmek için ne yapmalıyım?" sorusuna verdiği cevap...Özdemir Asaf'tan dizeler: "Uzağı değil usta / Öteye, hep öteye gitti / Yaynızlığım ondandır." Haluk Bey, Galu Beli veya Kalü Bela'dan ezel aleminde, Allaü Tealâ'nın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusu ve cevabı; "Beli, Rabbimizsin." konuşmasının hangi dil ile yapıldığını soruyor sohbete katılanlara. (Sık sık sorular sorarak dinleyicileri sohbetin içine çekmişti) ve cevap veriyor: "Musıki lisanı ile." Kün musıki ile... Ziyafetini "Soyut alemin dili musıkidir." diyerek bitiriyor. Yokluk-Varlık Adem-Havva Dün-tek Lâ-illâ Yokluk-varlık... Uzun zamandır böyle güzel bir sohbet dinlememiştim. Haluk Beyin o kendine has icrasıyla nefis dört eser de fazladan ikram yerine geçti. Ruhumuza sefa veren yağmura da razıydık ama ince bir kar yağdırdınız efendim. Sohbetin edebi ve felsefi tarafı ilgi çekiciydi. Türk Ocakları'nı musıkimizin üst perdeden derinliklerine inmeye çalışacak böyle bir sohbet topluluğu oluşturduğu için kutluyorum. İnanıyorum ki bu halka gitgide genişleyecek, sanatçı kaprisinden uzak, Türk Müziğinin meselelerinin ve çözüm yollarının konuşulduğu bir musıki mektebi haline dönüşecektir. On beş günde bir pazartesi akşamları yapılan bu sohbetlerin bu sanata emek veren uzmanların dikkatini çekeceğini ve bu meclise yavaş yavaş katılacakların artacağını düşünüyorum. Haluk Derinöz'ün icra ettiği müziği yorumlamak haddim değil ama ben hem icra edilen eserlerden hem de sohbetten büyük lezzet aldım. Güzeldi ve kesinlikle daha çok katılımcının damak tadına göre idi. Nasip. Bu mecliste büyük eserlerimizin ve sanatçılarımızın ağırlanmasını ve dinleyenlerin de yorumlamalarını, bu meclisten üstad yorumcuların çıkmasını diliyorum. Şeyh Abdülbâki Efendi’nin okuduğu gülbang inletsin kubbeyi. “Allah Allah, Allah Allah! Evvel Allah, Ahir Allah, Zahir Allah, Batın Allah! Vakt-i şerif hayrola! Hayırlar fethola! Şerler def ola! Kulûb-i âşıkân kûşâd ola! Demler, safalar ziyade ola! Dem-i Hazret-i Mevlânâ, Sırr-ı Cenâb-ı Şems-i Tebrîzî, Kerem-i İmâm-ı Ebûbekr’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali! Şefaati Muhammed-i Nebî! Hû diyelim, Hûûû!...”

25 Nisan 2021 Pazar

Barış Harekatları

Kıbrıs Barış Harekâtı yapıldığında ben on üç yaşında bir çocuktum. Öğretmen okulunda okuyor, yazları da köyde dedeme köy işlerinde yardım ediyor, koyun güdüyordum. Kıbrıs Harekatı ilan edilir edilmez köyde farklı bir havanın oluştuğunu gördüm. Haberleşme imkanlarının son derece kıt olduğu bir dönemdi. Köy komşularımız Sakarya savaşını görmüş dedemin yanına geliyor, durumu tartışıyor, şehirden getirdikleri gazeteleri biz gençlere okutuyorlardı. Paşa Seyin (Hüseyin) Ağanın savaşın gidişatını gün gün takip edişi bugün gibi aklımda. Her gazete öyle dolu dolu malumat veriyor, öyle kahramanlıklar yazıyordu ki ben bunları okumaktan sıkılmıyordum. Daha çok haber almak için daha değişik gazeteler alınmaya başlanmıştı. Bir kulağımız radyoda idi. Ordumuzla gurur duyuyor, askerlerimizin kahramanlıklarıyla iftihar ediyor, onlarla birlikte sanki Kıbrıs’ta savaşıyorduk. Şehit haberlerine üzülüyor, bize bu vatanı armağan eden şehitlerimize Fatihalar yolluyorduk. Gazete ve radyo dışında kaynağımız yoktu. Yine de askerlik şubelerine koşuyorduk. Ben de Kıbrıs için savaşmak istediğime dair bir şiir yazmıştım. Köyümüzden bir ağabeyimizin, İlhan Durukoğlu’nun Kıbrıs'ta savaştığını öğrenmek ise bize büyük gurur vermişti.
Bugün bir başka Barış Harekâtı içindeyiz. İki gündür gazete ve televizyonlara boş yere bakındım durdum. Değil bir milleti yumruk gibi kenetlendirmeye yarayacak bir yayın, doğru dürüst sıradan bir programa bile rastlamadım. Böyle kızılca günde böyle bir yayın nasıl olur? Bu yayınları Türkler yapamaz. Topyekûn bir kenetlenmeye hizmet etmeyen hiçbir yayın, şu günde Türkler tarafından yapılamaz. Demek ki yayın kuruluşları Türklerin elinde değil, diye düşündüm.
Gerçekten haberleşme imkanının bu kadar arttığı bir dönemde, yüzlerce televizyonun, haber kanallarının, sosyal medyanın her yerde olduğu bir zamanda şu yayınların haline bak!
Yahu Türk Ordusu savaşta. Yayıncıların, basının savaştığımız düşmanı anlatması gerekmez mi? Askerimizin yanı başından canlı yayınların yapılması, kahramanlarımıza her türlü moral desteğin televizyon ve basın kuruluşlarınca verilmesi gerekmez mi? Bütün televizyonların konunun bir tarafından tutup şu başımıza sarılan PKK terörünü bütün çıplaklığıyla anlatıp çiğnemesi gerekmez mi? Hani kahramanların aileleri? Hani şehitlerin hikayeleri? Hani sanatçıların destekleri? Basın bunlarla uğraşmayıp neleri konu ediniyor. Siz olsanız bunlar Türk değil demez misiniz?
Bu şekilde yayın yapmaya devam ederseniz savaşacak bir Türk Milleti kalmaz. Ey bu saf çoğunluğu idare eden azınlıklar; siz de o zaman ananızın gününü görürsünüz.
Türk Ordusu Kıbrıs’ta daha güçlü idi. Topyekûn millet arkalarında idi. Günümüzde ise kim kime tım tıma. Günümüz Barış Harekâtı ne yazık ki Kıbrıs Barış Harekatı kadar toplumu heyecanlandırmıyor. Çünkü başta TRT olmak üzere ‘ulusal’ yayın kuruluşları milli ruhtan uzak. Umursamadıkları bir savaş için heyecan da uyandıramıyorlar.
Vatandaşını, iç ve dış kamuoyunu geleceğin hadiselerine hazırlamayan devlet kurumlarını, TRT’yi, kızılca günde milleti umursamadan yayın yapan bütün yayın kuruluşlarını kınıyorum.

Arslan Küçükyıldız

7 Ekim 2020 Çarşamba

Belgesel de çektik!

 Kıymetli Dostum Hayri Çölaşan'a teşekkürlerimle.

http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/arslankucukyildiz.html 

3 Ekim 2020 Cumartesi

 

KÖÇÜRME

Ercan Çalışkan 

7 Mart 2016

Geçen gün kargodan bir paket geldi. Herhangi bir yere, herhangi bir siparişim de yoktu. Merakla açtım paketi. Bir kitap, adı Köçürme… Ve yazarı Arslan Küçükyıldız… Kardeşim gibi sevdiğim bir eski dost. Tabii ki hemen koltuğa oturdum. Başladım sayfaları çevirmeye…

Köçürme, bir oyun adı... Daha önce -utanarak itiraf ediyorum, hele hele kitabı inceledikçe daha çok utanarak itiraf ediyorum- duymadığım bir oyun ve adı..

Şimdi diyorsunuz ki bir oyunu ve adını bilmediği için utanan birine de ilk defa rastladık. Haklısınız ama şimdi okuyacağınız cümleden sonra da bakalım aynı düşüncede olacak mısınız?

Köçürme, binlerce yıllık bir Türk zeka oyunudur. Daha doğrusu çok geniş bir oyun ailesidir.

Dahası 17. Yüzyıldan sonra tüm dünyaya bizden yayılmış. Araplar da bizden almış, mangala adıyla oynamaya başlamışlar (anlamı göçürme). Dünyada da daha çok bu adla (mangala, mancala, mankala) anılmış fakat bine yakın değişik ismi de varmış.

Kitabı okudukça hayretler içinde kaldım. Kimi zaman kendime kızdım şimdiye kadar bundan niye haberim olmadı diye… Ama en çok da onlarca yıldan beri milli eğitimimizi ve kültürümüzü yönlendirenlere kızdım. Neden mi? Cevabı yazarın şu satırlarında:

“Muhteşem bir medeniyete ait bu hazinelerin, milletimiz ve insanlığın hizmetine sunulmadığı sürece, Kutadgu Bilig’de belirtildiği gibi, hiçbir değeri yoktur:

Bilgi denizin dibinde bir inci gibi durur.

Kişioğlu denizden çıkarmazsa inciyi,

Ha inci olmuş ha çakıl taşı!”

Düşünün…

Her yaşa hitap eden bir oyun…

Her mekana uygun…

Üstelik her yaşta insan oynayabilir.

Dahası çok keyifli, çok zevkli…

Bunlardan daha önemlisi, kuşaklar arasında sağlam bağı oluşturabilecek; ana, babayla evlatların, dedeyle torunların aynı ortamları paylaşmalarını sağlayabilecek çok önemli bir öğe… Kitabın yazarının deyimiyle “Çocuk oyunları onlar için bir akademi niteliğindedir.”

Söylenebilecek tek şey var: Bizleri bu akademilerde okutmayanlar utansın.

Neyse biz utanacakları kendi utançlarıyla baş başa bırakalım. Çünkü bu eserin konuşulacak çok keyifli yerleri, kitabın deyişiyle çukurları, var.

İşte bunlardan ikisi..

Beş taş ve dokuz taş… Bu oyunlar bizim oralarda da var. Bunları görünce sevindim; bak, farkında değilmişim ama bizde de varmış köçürme dedim…

Yalnız bizdekilerin oyun kuralları daha farklı…

Az kalsın unutuyordum. Bizde dokuz(bazen de on bir) kiremit  oyunu var, bu da bir köçürme oyunu. Bir de “Ebe Gömmeci(Gömmece)” oyunu var ki bizdeki bu oyunda çukurlara ebeler gömülürdü.

Önce kişisel bir seslenme izin verirseniz:

“Çok sağ ol Arslan kardeşim… Beni yıllar öncesine götürdün. Çocukluğumu hatırlattın. Oyunlarımızı yaşattın.”

Tabii bu cümleler, egomun yazdırdığı cümleler…

Şimdi hepimiz için yazacaklarıma geldi sıra:

İyi ki bu kitap yazılmış. Ne kadar çok emek verildiği belli, kültürümüze ne kadar çok katkıda bulunacağı da aşikar…

İnsanlara tavsiye verebilecek biri olabilseydim şunları yazardım:

Lütfen alın, okuyun hem kendiniz hem aileniz hem de çocuklarınız için güzel bir şey yapmış olun. 

İsteme Adresi:

DELTA KÜLTÜR YAYINEVİ

Hatay Sokak 17/B Kızılay/Ankara

Tel: 0 312 433 17 72

Mail: info@deltakitap.com


Dipçe: Sayın Ercan Çalışkan'a kitabımın ikinci baskısının yapıldığı şu günlerde; 2 Ekim 2020'de elime geçen, 7 Mart 2016 tarihli bu güzel yazısı için çok teşekkür ediyorum. A.K.

 

 

21 Mayıs 2020 Perşembe

MEĞER ŞAİR ÖLMEMİŞ; ŞİİR YAŞIYORMUŞ!


“Bir Şair Öldü” başlıklı yazım[1] beklemediğim kadar tenkit edilince kendimi bu yazıyı yazmaya mecbur hissettim. Okumamış olanlar bulunabilir, o yazıyı Öğretmen Şair Sadık Çakırsipahi’nin vefatı üzerine kaleme almıştım. Dört satırlık vefat haberinde, kendisinden “Çankırı edebiyatına önemli katkılar sunan, şair ve yazar kişiliği ile tanınan emekli öğretmen” olarak söz ediliyordu.[2] Merak edip internetten araştırdığımda bir iki fotoğrafı, kendi okuduğu birkaç şiiri[3] ve sahaflara düşmüş kitapları[4] dışında hakkında derli toplu bir bilgi bulamayınca üzülmüştüm. Haberde özgeçmiş yoktu. Kitaplarından söz edilmemiş, şiirlerinden tek bir örnek bile verilmemişti. Birçok insan öldükten sonra kıymete binerken, -şiirlerine bakıldığında iyi bir şair olduğu anlaşılan- Sadık Çakırsipahi, vefatından sonra da kıymetlendirilememişti. İnsan buna üzülmez mi? Yazma sebebim, öğretmenliği boyunca birçok çocuğun gönlünde iz bırakmış, güzel şiirleri ile sanatseverlere ulaşmış, şair yazar kişiliğiyle memleketine katkıda bulunmuş önemli bir insanın maruz kaldığı sahipsizlik, vurdumduymazlık, ilgisizlik ve vefasızlıktı. Arif Nihat Asya’nın “Ağıt” şiirinden üç mısra gelmişti aklıma, yetenek dolu böyle kişilere rastladığımda dilimden dökülen: “Yiğitlerim uyur gurbet ellerde… / Kimi Semerkant’ta bekler beni, / Kimi Caber’de”. Kahırla “…Mücevher kaynayan dağlarımızda, kadrini kıymetini bilmeyen çobanlar, elmasları sapan taşı olarak kullanıyor. Yazıktır." deyivermişim. Bu duygularla kaleme aldığım yazımda, Şair Sadık Çakırsipahi için en azından vefatının ardından bir şeyler yapması gerekirken yapmayan kişi ve kurumlar, gazeteciler, aile efradı, aydınlar, sanatçılar ve Çankırı Yazarlar ve Sanatçılar Derneği (ÇAYASAD) eleştirilerime hedef olmuşlardı. Onların şahsında, umuma, çeşitli sorular sormuştum. Çünkü söz konusu olan Şair Sadık Çakırsipahi ve sanatı değil, şairlerimizin ve Türk Şiiri’nin, nihayet Türk sanatının durumu idi. Dolayısıyla belki sorduğum sorular, eleştirilerim muhataplarına biraz ağır gelmiş olabilir. Aslında bahsetmem gereken çok önemli iki konu daha varmış ama bunları yazım yayınlandıktan sonra öğrendim: 1. Çankırı Ilgaz’daki bir öğretmen derneğinin kurucusu imiş, 2. Birçok şair ve yazar adayına rehberlik eden bir öğretmenmiş. Sen ol da vefa arama!
Yazımda, “Şair” ve “Şiir” için ilgililere çeşitli sorular sormuştum, izin verirseniz birlikte göz atalım:
1.  Gazetecilere: “Hem öğretmen, hem de şair yazar olarak ‘Çankırı edebiyatına önemli katkılar sunan; şair-yazar kişiliği ile tanınan’ bir şahsın vefat haberini verdikten hemen sonra, gazeteci arkadaşımızın oturup Şair’in hayatı hakkında ayrıntılı bilgi vermesini, eserlerini tanıtmasını, şiirlerinden örnek vermesini bekledim. Yok, yok.  Hadi haber acildi, bulamadı, koyamadı diyelim. Çankırı için böylesine önemli biri için daha önce hakkında hiç haber yapılıp, yazı yazılmaz mı?”, “Gazeteci arkadaşlarım. Siz özgeçmişe, hayat hikâyesine daha yakındınız. Ölen bir şair; elinizde hiç mi bir şiiri yok, ekleyemediniz mi?” (Maalesef aradan bir hafta geçmesine rağmen bir değişiklik olmadı.)
2. Öğretmenlere: “Çankırı’da bir okul öğretmeni onu okullarına davet etmiş, öğrencileriyle tanıştırmış. Güzel ama orada fotoğraflar, öyle uzaktan çekilmiş. Şairden çok öğretmen ve öğrenciler öne çıkmış. Acı acı düşündüm, neden insanlar yaşarken kıymetli insanlara hak ettiği değeri vermez? İlgilenmez. İlgilendiğinde de onu değil kendini öne çıkarır?” 
3. Sanatçılara, edebiyatçı ve şairlere: “Sadık Softa bir yazısında “…güzel şiir okuyanlardan birisi de şüphesiz Sadık Çakırsipahi. Çakırsipahi, Çayasad şairlerinin isteklerini geri çevirmeyerek o güzel şiirlerinden birkaçını kendi sesinden yorumladı. Bunlardan birisi de benim çok sevdiğim “Kentlerde” şiiri idi. Sayın Çakırsipahi, keşke “Kentlerde” şiirin biraz daha genişleterek bütün kentleri anlatan dizlerle genişletse demekten kendimi alamıyorum.[5] diyerek aklınca ona ayar vermiş. Sorsanız, Sadık Çakırsipahi’nin o gün okuduğu şiirlerin ses kaydı nerede deseniz, cevabı yoktur!”, “Ey anlı şanlı Çankırı Şairler Yazarlar Derneği, bakalım Şair Sadık Çakırsipahi’yi Türkiye’nin gündemine nasıl taşıyacaksınız? Nasıl anacak, hakkında neler yapacaksınız? Ey şair yazar arkadaşları, kaleminiz nerenizde? Bugün O’na ise yarın sizedir! İyi bir şair değildi ise neden aranızda gözüküyordu? Yok, iyi bir şair ise ona verdiğiniz değer nerede?” (Aradan bir hafta geçmesine rağmen hâlâ bir biyografisi hazırlanıp kamuoyuna sunulamadı.)
4. Türk Miileti’ne: “Parıldadığına göre O bir yıldızdı. Türk Milleti, bir yıldızın söndü. O yıldızı öğretmenliğin çileli yollarında yalnız bırakıp, Türk Edebiyatı’na kazandırmayan edebiyat dünyamıza ‘saygılarımı’ sunuyorum. Fotoğrafta ben daha iyi çıkayım çabasından ileri gitmeyen ‘aydınlarımız, sanatçılarımız’ farkında mısınız; bir şair öldü? … Sözün özü, mücevher kaynayan dağlarımızda, kadrini kıymetini bilmeyen çobanlar, elmasları sapan taşı olarak kullanıyor. Yazıktır. Sipahioğlu’nu öldüren işte bu vurdumduymazlıktır; güzelliğe, estetiğe, güzel şiirlere, güzel insanlara reva görülen vahşi ilgisizliktir. Kendilerini parlatmaktan başka bir şey düşünmeyenler, ne yazık ki gerçek kıymetleri unutulmaya terk ediyor. Bu yüzden ölen Şair değil, şiirdir; kaybeden ise Türk şiiridir.”
Bu yazı üzerine iki gelişme oldu:
1. Şairi hiç tanımadan hakkında böyle bir yazı yazmış olduğum için birçok insan bana teşekkür etti. “Türklerin arasında, dağ köylerinde, kasabalarda kıymeti bilinmeyen nice çok değerli vatan evlatları vardır... Onları ilgisizlik öldürür.” “Ne yazık ki yaşarken kıymetini bilmediğimiz nice cevherler var aramızda...” “Kim bilir ne yıldızlar böyle sessizce kaydı gitti...“ “...Maddi dünyanın boyalı sahte yüzü ile o kadar yoğun yaşıyoruz ki kıymetli değerli nediri unuttuk. Unutmak masum kalır. Faydacı kötücül yanımız, sade ve mütevazı kişileri görmezden geliyor. Nedense birilerinin kıymetli ve saygıdeğer olması için ötelere göçmesi gerekiyor. Bu yazı aksayan hastalıklı yanlarımızı görmek ve düşünmek için bahane olsun lütfen. Yıldızmış hakikaten, gittiğinde bile bize kendimizi onarmamız için ortaya gidişinin garipliğini koymuş.” diyerek bana katıldılar.[6] 
2. Şairin yakın çevresinden, Çankırı Şair Yazarlar Derneği’nden kendisi de bir şair olan Sayın İlknur Han, -muhtemelen derneği adına- bir mektupla bana yazdıklarımda pek çok doğru noktaların olduğunu (doğru olmayan noktaların da varlığını?) bildirdi. Sayın Han’ın mektubunu noktasına virgülüne dokunmadan sunuyorum:
“Sayın Küçükyıldız, Sadık Çakırsipahi hocamızın vefat üzerine yazdığınız yazı ve paylaşım da pek çok doğru noktalar var. Bu da yaşarken pek çok sanatçının değerinin bilinmemesi, ki, bu nokta Sadık hocamla birlikte yaptığımız sohbetlerde de konuştuğumuz konulardandı. Kendisi hem insan olarak hem şair olarak benim için çok değerli ve özel bir insandı. Onun değerini teslim etmek üzere, literatürde yerini alması anlamında, Çankırı belediyesi tarafından çıkarılan Araştırmalar Dergisinde (hakemli dergidir) hocamın yaşamını ve eserlerini konu alan bir yazıyı ben yazdım ve yayınlandı. Aynı şekilde Çankırı Karatekin gazetesinde (köşe yazdığım üç yıl içinde) Sadık Çakırsipahi ile yaptığım, -yaşamı, eserleri, edebi kişiliği- ile ilgili bir yazıyı ben yazdım, ve başka yazılarım da da hocamın şiirleri zaman zaman yer almıştır. Çankırı dan ayrılmadan önceki 5 yıl boyunca Cayasad etkinlikleri dahilinde yıl boyunca her cuma akşamı şiir sohbetlerinde tüm şairler olarak bir arada idik. Bu anlamda birbirimizin değerini de, önemini de iyi kavramış bir dernek olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu değerin ulusal düzeye yayılamamış olması hepimizin yarasıdır. Çayasad Ekim 2019 da sokakta Sonbahar Şiir dinletisi yapmıştır. Bu dinleti Sadık hocama bir vefa gecesi niteliğinde sürpriz bir dinleti idi. Ancak kendisi rahatsızlığı nedeni ile dinletiye katılamadı. Biz sonbahar yaprakları ile bezeli sokakta şiirlerimizi onun için okuduk. Ertesi gün evinde ziyaret ettim Konuyu duyunca çok duygulandı. Ben o gün Ankara'dan kalkıp, o sokakta hocam için bir şiir okumak amacı ile Çankırı ya gittim. Bu önemin derecesini anlayabiliyor musunuz. Çayasad Aralık ayında hocamıza vefa gecesi için tekrar bir şiir dinletisi yaptı ve Sadık hocam, şiirleri ve sevenleri buluştu. Görünüşte orta boylu, zayıf, oldukça mütevazi olan bu insanın sahnede şiir okurken ne kadar büyüdüğünü gören şanslı insanlardan biriyim. Yazınızı görünce hem bazı yanlış saptamalarınıza katkı sağlamak, hem bazı konularda bilgi paylaşmak adına bu yorumu yazmak istedim. Ben üstadım, hocam, dostum, abim dediğim güzel bir insanı kaybettim. Derin bir üzüntü içindeyim. Çayasad ailesi olarak acımız sonsuz. Bu vesile ile Sadık hocamla ilgili dile getirdiğiniz güzel yorum ve dilekler için teşekkürler.”
Bu mektubu cevapsız bırakmak olmazdı. Anlaşılması ümidiyle şunları yazdım:
“…Sadık Çakırsipahi'nin internet ortamında öz geçmişi, şiirleri, düz yazı örnekleri ve hakkında başka bir yazı bulunmaması beni bu yazıyı yazmaya sevk etmişti. Sözünü ettiğiniz 1. Çankırı Araştırmaları Dergisinde Şair'le ilgili yazınızı, 2. Çankırı Karatekin gazetesindeki yazınızı, 3. Diğer yazılarınızda yer verdiğiniz şiirlerinden örnekleri hemen araştıracağımdan emin olabilirsiniz… Sizin, çok yakın olduğunuz Sadık Çakırsipahi'ye vefa için sonbahar yapraklı sokakta düzenlenen şiir akşamına başka bir şehirden gelerek katılmanız ne kadar güzel. Ona verdiğiniz önemi anlayabiliyorum. Kendisi o geceye maalesef rahatsız olduğu için katılamamış. Ertesi günü gidip siz anlatmışsınız. (Keşke birlikte gidip şiirlerini yüzüne okusaydık dediğiniz oldu mu?) Acaba o geceyi anlatan bir yazı yazıldı mı, yahut siz böyle bir yazı yazdınız mı? Aralık ayında aynı vefa gecesinin tekrar yapıldığını söylüyorsunuz. İnşallah o gecenin ses ve görüntü kayıtları vardır. Böyle toplantılar sadece birilerini hatırlamak için değil geleceğe iz bırakmak için yapılacağına göre kayıtla, gece hakkında yazılar vb. olmalı diye düşünüyorum. Zira yazımı yazarken, belki de o kadar iyi bir şair değildi, iyi bir öğretmen değildi gibi düşüncelere de kapılmış, acaba anılmasına vesile olmakla iyi mi yapıyorum, diye düşünmüştüm. Beni çok mutlu eden aşağıdaki cümlenizi okumak, yazımda yapmış olduğum hatalarıma, bu hatalardan dolayı ayıplanmama ve üzüntüme değer, diye düşünüyorum: "Görünüşte orta boylu, zayıf, oldukça mütevazi olan bu insanın sahnede şiir okurken ne kadar büyüdüğünü gören şanslı insanlardan biriyim." Dediğim gibi, sizin Şair Sadık Çakırsipahi hakkındaki yazılarınızı ve başka yazılarınızda kullandığınız şiirlerini, hakkında yazılmış diğer yazıları hemen şimdi araştıracağım. Bulamazsam başınızı ağrıtmaktan korkarım. Bu vesileyle Şairin sahipsiz yaşamadığını, hayatında hak ettiği ilgiyi gördüğünü, öğrencilerinin onunla ilgili yayınlar yaptığını, şair arkadaşlarının düzenlenen geceye dair duygu ve düşüncelerini paylaştıkları ve Sadık Çakırsipahi'nin şairliğini ve şiirlerini anlattıkları yazılar yazdıklarını, İl Kültür Müdürlüğü'nün kitaplarının basımına ve dağıtımına katkıda bulunduğunu vb. gibi bilgileri benimle paylaşabilecek, Şair'i yakından tanıyan başka kıymetli insanlar da varsa, lütfen onlar da benim yanıldığımı yazsınlar. Bundan ancak mutluluk duyarım… “
Bu mektuplaşmamızdan sonra İlknur Han hanımefendinin başkanlığında çıkarılan Çankırı Araştırmaları Dergisinde sayın Sadık Çakırsipahi hakkında yazmış olduğu makale Çayasad feysbuk sayfasında yayınlandı.[7]
Mektup teatimiz burada bitmedi. Sonraki mektuplarından birinde Sayın İlknur Han, “Çayasad bir aile, herbirimiz birbirimizin kıymetini bilen, birbirini destekleyen ve takdir eden bir aile. Çayasad şairlerinin herbiri bir değer. Temelde Çayasad ı tanır ve anlarsanız sorularınızı daha kolay ve anlamlandırarak cevaplarınız. Çayasad gerek hocamız hakkında yazılanlar la ilgili gerek hocamızın yazı ve eserleri ile ilgili bir kaç link ilk anda paylaştı, siz de sayfanızdan paylaşmıssınız, endişelerinizin büyük bölümü giderildi sanırım. Sadık Çakırsipahi hocamızın anısına ve çalışmalarına ilginiz için teşekkür. Yolunuz Çankırı dan geçerse, Çayasada uğrayın, hocamızın kitap ve CD si elde kalmış ise severek hediye edeceklerdir. Son kitabında seslendirdiği şiirlerinin CD si eşim tarafından yapılmıştır.” diyordu.
Evet, yine biraz uzun oldu galiba ama yazımla ilgili olarak geldiğimiz nokta budur.
Şimdiki ruh halimi ve ne düşündüğümü açıkça söyleyeyim; endişelerim giderilmiş değil, tersine artmış bulunuyor. Çünkü buradan, Cide’den Türk Şiiri’nin can çekiştiğini görebiliyorum.
Mesele Sayın İlknur Han’ın bahsettiği kadar küçük değil. Yani öyle bir makale, bir cd, bir şiir akşamı[8] ile düzeltilecek kadar sıradan bir mesele değil. Elbette kendisine ve eşine Şair Sadık Çakırsipahi ile ilgili çalışmalarından dolayı minnet borçluyuz ama artık mızrağın çuvala sığmadığını görmemiz lazımdır. Meselenin Sadık Çakırsipahi olmadığını, asıl sahipsiz olanın Türk Milleti olduğunu; Türk Edebiyatı ve Türk Şiiri olduğunu, bu sanata gönül verenlerin önlerindeki derin uçurumu görmeleri gerektiğini, yine kendi göbeğimizi kendimizin kesmek zorunda olduğumuzu söylemek istiyorum.
Edebiyata ilgi ne kadar ki şiire ilgi olsun? Şairimizin, şairlerimizin sağlığında ve vefatında görmesi gereken ilgi bu mudur?  Şiir, Türkiye’de ne kadar ilgi görüyor? Bunda şairlerin rolü nedir? Şair yazar dernekleri şiirimize ne kadar hizmet ediyor? Şiirimiz kuvvetli mi, zayıf mı? İyi şiir yazan şairlerimiz var da görülmüyorlar mı? Görülüyor, biliniyor, onlara büyük saygı duyuluyor ve milletimize kanaat önderliği yapıyorlar da acaba halkımız mı haberdar değil? Şiir eleştirisi niçin yapılamıyor? İyi şiiri kötü şiirden ayırmak neden zor ve daha buna benzer birçok soru.
Bu soruların cevaplarını edebiyat çevreleri biliyor ama milletimiz bilmiyor. Kendi penceremden izah etmeye çalışayım ama önce şiirden ve şairden ne anlıyorum onu belirtmeliyim:
Şiir bütün sanatların önünde ve üstünde yer alan, bir dilin ulaşabildiği zirveyi gösteren söz sanatıdır. Hiç karı erimeyen bir ulu dağ zirvesi düşünün, işte o zirve şiirdir. Zirvenin karı her dem mevcut olmasa idi kenarın karı eriyip toprağı, tabiatı besleyip canlandıramazdı. Kendi başına olağanüstü etkili olan bu sanat başka herhangi bir sanatın desteğine ihtiyaç duymadan ayakta durabilecek kudrettedir. Felsefesi, muhtevası ve biçimi vardır. Bu sanatı icra eden şairler, kendi milletlerin dilini en güzel şekilde bilen ve bu dil deryasından inciler devşirerek dillerini ve milletlerini yücelten çok muhterem kişilerdir. İşlenmemiş, zayıf bir dilin şiiri de zayıftır. Şairleri iyi olan bir dil, bu zayıflıktan kurtulma yolunda demektir. (Türk parası ile Fars dilini ihya eden Firdevsi Fars milletini ayağa kaldırmıştır.) Elbette şair destek görmelidir ama bunun için şairin, milletinin kendi yaşadığı döneminin dilini bildiği kadar, milletinin o döneme kadar olan dilini de iyi bilmesi gerekir. Yeni ve güzel bir şey söyleyebilmenin yolu söylenmişleri bilmekten geçer. Sadece kendi tarihindeki değil, başka milletlerin tarihindeki söylenmişleri de bilmek gerekir. Dünya çapında bir şair olmak başka türlü nasıl mümkün olabilir? Gök kubbe altında söylenmedik söz yok denir. Eliot’un “Bir dilin bütün imkânları kullanıldığı zaman, yeni zirveler oluşturmak için dilin bir süre zenginleşmesi gerektiği” fikrine katılmıyorum. Şair odur ki söylenmiş olan en güzeli, daha güzel bir şekilde söyleyebilsin. Tabii düşünce başka, gerçekler başka, hatta birbirine karışmış olabiliyor:
İlkokuldan başlayarak çocuklarımıza çok güzel şiir örnekleri sunamadığımız halde yine de bütün çocuklarımız, gençlerimiz şiir yazmış, bunların bir kısmı yazmayı bıraksa da kalanı yazmaya devam etmiştir. Bir kıymeti parlatmaya, öne çıkarmaya dayanmayan eğitimimiz gerçek şiire ulaşabilecek birçok kişiyi yakalayamamış, buna karşılık, şiirle ilgisi olmayan birçok kişinin de kendini şair olarak görmesine yol açmıştır. Maalesef Türkiye’de bu kadar cazip başka bir sanat, başka bir meslek yoktur. En aşağıdan en yukarıya kadar herkes bilir bilmez şiir okur. Atalardan kalan bir meslek olduğu için âşık bayramlarımız vardır. Orada âşıklarımız uzun uzun uzun şiir söyleyebildiklerini gösterirler. Ülkenin önde gelen sanatçı ve yöneticileri, biraz sıkılsalar da bu bayramlara katılıp halkın ruh dünyasına nüfuz etmeye çalışırlar! Şairler sözün o kadar efendisidirler ki her dönemde iktidar sahiplerine şiirleriyle yol gösteren kişiler olmuştur! Çok şükür ki şairimiz sayıca oldukça fazladır.
Şairimiz çok olduğu için şair yazar derneklerimiz de çoktur. Bu dernekler kendi içlerinde haftada bir toplanıp şiir söyler, müzik dinlerler. Şiir okunurken geriden gelen ud sesinin şiiri bastırmasının çok da önemi yoktur. Önemli olan şiirlerin okunmasıdır. Hatta bir büyük kentimizde, bir büyük edebi kuruluşumuzda olduğu gibi, haftalık edebî konferanslardan sonra şiir okuma törenine geçilir. Sırayla herkes şiirini okur. Dinleyiciler de zaten şairlerden oluşmuştur. En nezih sanat dalı, erbaplarının elinde daha da yücelir! Kendi paralarıyla bastırdıkları şiir kitaplarını birbirlerine imzalarlar. Çünkü yayınevleri şiir satmıyor diye şiir kitabı basmazlar. Şair ne yapsın? Şair adaylarının mütevazı çalışmalar buralarda değer bulur mu, bilinmez. Her yıl birçok il ve ilçemizde şiir şölenleri, buluşmaları ve toplantıları yapılır. Toplantılara katılmak için koltuğunun altında bir şiir kitabı olmalı insanın. Toplantıların bir kısmı şair yazar derneklerinin katkılarıyla, bir kısmı da belediyelerin kültür işleri dairesindeki şair yetkililerin destekleriyle düzenlenir. Toplantılarda diğer sanat dallarına izin verilmez. Örneğin, şiir okunurken müzik icra edilmez! Gazinoda müzik icra edilirken yemek yeniyor mu? Rakının yanındaki meze gibi ne o öyle canım. Arkada şiirle ilgisi olmayan abuk sabuk görüntüler olmaz! Hele sanal ortamdaki şiirlerde konuyla ilgisi olmayan görüntüler görmeniz mümkün değildir. Hristiyanlık aşılamaya çalışan video görüntülerine rastlayamazsınız. Böylelerinin önemli edebiyat kurumlarında büyük şair diye kitabı yayınlanmaz! Şiir toplantıları demiştik; sanal basın, gazeteler, televizyonlar, radyolar bu toplantılara olağanüstü ilgi gösterirler. Burada okunan şiirler eleştirmenler tarafından ele alınıp bütün yönleriyle değerlendirilir. Şairler tanıtılır, şiire getirdiği yenilikler, yeni mecazlar üzerinde durulur! Televizyonlarda şiir programları yapılıp Hayati İnanç hazretlerinin ne kadar derin bir şiir bilgisi olduğu gösterilir; Bedirhan Gökçe Abimizin şiirlerinden örnekler verilen iftar sahur programları bile vardır! Ülkemizde şiire her alanda yer verilir. Genç kızların ve erkeklerin anı defterlerinde, sakızların fallarında, asker mektuplarında hep şiir vardır. Şairlere önem verilmekte her yıl İstiklal Marşı şairimiz anılmaktadır. Siyasetçilerimiz, din adamlarımız başları sıkışınca mutlaka şiire başvururlar. Şaire, şiire en az ilgi ve hoyrat yaklaşım edebiyat çevrelerindedir. Hatta şairlere birkaç ilin adı geçen bir şiiri için şiirlerini bütün illeri içine alacak şekilde genişletmesi bile söylenebilir. Sanki boyacı küpü; bir şiir yaz, şiir şöleni için her gittiğin yerde o ilin, içenin adını koyarak oku, geç git, ne olacak sanki!
Efendim, bendeniz “Dağdan kestim kereste / Kuş besledim kafeste / Dediler yârin hasta / Yetiştim son nefeste” gibi nahif halk şiirine bayıldığım için olacak, öyle her şiiri beğenmem. Sıradan şiirlerde bile sadelik içinde ihtişam ararım. Önüme şiir diye gelen metni önce bir düzyazı gibi okurum. Okunabiliyorsa o benim için şiir değildir. Sonra anlattığında olağanüstü bir durum, duygu, düşünce, estetik yoksa bunu babam da yazar deyip bir kenara koyarım. Yeni ve güzel bir duyuş, söyleyiş ve benzetiş yoksa o metin benim için şiir değildir.
Oturduğum evin hayatında çilek yetiştiriyorum. Çilekler suyu sever. Ben de her seher onlara su verir, saksılarında büyüyen zararlı otlar ayıklarım. Geçen gün biraz dikkatli bakınca çileğin birinin köküne yakın bir yerde kendisini çileğin rengine, şekline ve boyuna benzetmiş bir zararlı ot gördüm. Çilek kadar boyu uzamış, yaprakları çilek yaprağı gibi büyümüş, uzaktan bakıldığında ayırt etmek zor. Hâlbuki onu daha büyümeden kökünden söküp almış olmam gerekirdi. Çünkü çileğimin saksıdan alacağı besini azaltıyor, toprağın gücünü yok ediyordu. Nasıl oldu da gözden kaçırmışım. Bana kaliteli şairin yanında kendisini gizleyen kötü şair ve iyi şiir in yanında ondan nemalanan kötü şirin durumunu hatırlattı. Ne yazık ki bunların sayısı çok fazladır. Edebiyat dünyamızda ve özellikle şiirde ciddi bir tenkit geleneği olmadığı için maalesef o iklimde her türlü ayrıkotu rahatça yeşeriyor.
Bir atasözümüz şöyledir: “Yüz attan bir yüğrük at, bin yüğrük attan da bir Tulpar çıkar” Yüğrük, koşan at, Tulpar ise uçan at demektir. Dilimiz bu kadar sahipsizken, edebiyatımız bu kadar çoraklaşmış iken şiirimizin var olamayacağını söylemeye çalışıyorum. İstisnası, bu bin şairin içinden çıkan bir şairimizdir. Binlerce şair içinden bir kişi çıkar ve biz onun kıymetini bilmezsek milletimiz kaybeder; dilimiz, sanatımız, edebiyatımız kaybeder. Şiiri başka hiçbir sanat dalına meze yapmadan kendi başına yüceltmek, öncelikle şairlerin görevidir. Onlar kendilerini değerlendirerek güzeli çirkini ayırmak zorundalar. Yalnız şiir akşamları yapıp şiir okumak yetmez, o şiirin Türk şiirine getirdiği yenilik ve güzellikle, şairin başardığı şeyin ne olduğu da konuşulmalıdır. Binlerce yıllık dilimize ne kazandırmıştır? Kaybolup gitmekte olan hangi kelimeyi tam yerinde kullanıp hayata döndürmüştür? Yoksa bu şiir toplantıları kendin çal kendin oyna toplantıları oluyor. Buna bir son vermek durumundayız. Çünkü şiirimiz ölüyor. Gerçek şairler yol bulamıyor. Şair Mehmet Ali Kalkan “Şu adam şiir yazsa da okusam dediğiniz biri varsa şiir vardır.” demişti. Böyle biri var mı? Pek azı istisna tutulursa ortada dolaşanlar şair, yazdıkları da şiir değil. Vezni kafiyeyi bırakın, imlâ yok. Bir dili en üst düzeyde bilip kullanması gereken şair imlayı bilmiyor. Hece desen değil, serbest desen o da değil. Modern resim diye yutturulan tuvale atılmış boyalara benziyorlar. Rahmetli Mehmet Akif Ersoy’un beş bin şiiri ezbere bildiği söylenir. Bizimki ise doğru dürüst şiir okumamış, şairleri tanımıyor ki Mehmet Kaplan’ın şiir tahlillerini okusun.
Şiirin ve şairin gıdalanacağı iklimi oluşturmada gazete ve dergilerimizin rolü nedir?
“Günümüzde hangi gazeteyi açsanız tiyatro ve müziğe ayrılmış sütunlar, hatta sayfalar dolusu yazıyla karşılaşırsınız. Gazetelerin hemen her günkü sayılarında herhangi bir gösteriye, sergiye ya da yeni yayınlanan roman, öykü, şiir kitaplarına ilişkin tanıtma ya da değerlendirme yazıları yer alır. Gerçekleşen bir etkinliğin daha dumanı üzerindeyken, o etkinliği en ince ayrıntılarına dek irdeleyen yazılar yayımlanır: Falanca dram, komedi ya da operada, falanca aktris ya da aktör filanca rolü üstlenmiş ve bilmem nasıl bir sunum sergilemiş; dramın, komedinin ya da operanın konusu şuymuş, falanca falanca üstünlükleri ya da eksikleri varmış. Falanca sanatçının keman ya da piyanoyla falanca parçayı nasıl yorumladığına, sanatçının ya da yorumladığı parçanın ne gibi üstünlükleri ya da eksiklikleri olduğuna ilişkin olarak da yine aynı ayrıntı ve özenle kaleme alınmış yazılara da rastlayabilirsiniz. Her büyük kentte en az bir tane yeni bir resim sergisi açılmıştır ve sergide yer alan yapıtların üstünlüklerine ve eksiklerine ilişkin olarak bu işin uzmanlarınca, eleştirmenlerince kaleme alınmış, derin düşünceler dile getiren yazılar, serginin hemen ertesi günü boy gösterir gazete sayfalarında. Hemen her gün dergilerde yeni romanlardan bölümler ya da şiirler yer alır ve gazeteler okurlarına bu sanat yapıtlarına ilişkin ayrıntılı değerlendirme yazıları sunmayı görev bilirler.” [9]
Sözün özü: Ben “Bir şair(vefat etmedi) öldü” derken, yaşarken unutulmaya terk edildi, kendi denizimizden inciler toplamasına yardım etmedik, çünkü şiirimizin geldiği nokta bu, öldükten sonra da onu adam yerine koymadık, layık olduğu şekilde ebediyete uğurlayamadık demeye çalıştım. Bundan kurtulmak istiyorsak kabiliyetleri erken keşfedip onu baş tacı etmemiz, nerede olursa olsun bulup desteklememiz lazımdır. Dilimizi çok seven ve ustaca kullanabilen insanları bulup önümüze katmazsak, dilimiz de çoraklaşır, gönlümüz de. Konuşma özürlü, üç yüz beş yüz kelimeyle konuşan kekeme bir toplum olup çıkarız, vesselam.
Şair öldü mü yoksa vefat mı etti; şiir yaşıyor mu, siz söyleyin. Şiir ve şair üzerine söylenmesi gereken sözleri edebiyatçılarımıza bırakıyor, Şair Sadık Çakırsipahi’ye Allah’tan rahmet diliyorum.


[6] Leyla Türkeli, Mehmet Çatak, Hasan Kallimci, Kamuran Özaktürk, Hüseyin Özbay, Emel Dinseven, Cahit Topçuoğlu, Şermin Kılıç…
[9] Burada bugünkü Türkiye değil, bundan 120 yıl kadar önceki Rusya anlatılıyor. Maalesef bu seviyede sanata ilgi gösteren bir basınımız hiç olmadı. L. N. Tolstoy. Sanat Nedir? Çev. Mazlum Beyhan. 10. Baskı. İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, sf. 3-4