2 Eylül 2013 Pazartesi

TÖLÖMÜŞ OKEYEV

KIRGIZİSTAN SİNEMASI’NIN USTA YÖNETMENİ TÖLÖMÜŞ OKEYEV VE TÜRK DÜNYASI SİNEMASININ GELECEĞİ[1] 

Arslan Küçükyıldız[2]

            GİRİŞ
Tölömüş Okeyev[3], sadece Kırgızistan’ın değil dünyanın en önemli film yönetmenlerinden biridir. “Yönetmen Halit Refiğ’in dediği gibi ‘Eğer Tölömüş bir Kırgız Türkü değil de, bir Rus, hele hele bir Avrupalı veya Amerikalı olsaydı, bugün bütün dünyanın yakından tanıdığı, ödüllere boğulmuş bir yönetmen olurdu.’ Biz de onu bir avuç meraklıyla değil, salonu tıklım tıklım dolduran, yarısı ayakta kalmış seyirci kalabalığıyla birlikte seyrederdik. Aslında yaşadığımız bir çeşit körlük; Avrupa’nın parmağını gözümüze sokarcasına işaret ettiklerinin dışında hiç bir değeri görmüyor, görsek bile onun bir değer olduğunun farkına varamıyoruz.”[4] Sanatı ve şahsiyetine büyük saygı duyduğum ağabeyim, dostum Tölömüş Okeyev için söylenmesi gereken çok şey var. O çok büyük bir yönetmen olduğu kadar, iyi bir diplomat ve “güzel” bir insandı. Zaman hatıralarını unuttursa da onun muhteşem filmleri Türk Dünyası’nda uzun süre konuşulacak ve genç sinemacılara rehber olmaya devam edecektir, diye düşünüyorum.
Büyük adamları büyük yapan nedir? Hangi şartlardan geçerek zirveye tırmandılar, bize bıraktıkları miras nedir, hep merak etmişizdir. Burada öncelikle Türk Dünyası Sineması içinde çok önemli bir yeri olan Tölömüş Okeyev’in doğduğu ve yetiştiği iklime dikkatinizi çekmek istiyorum. Türkistan’da ve sadece Aytmatov’un değil “Tölömüş’ün ülkesi Kırgızistan”da sinema nasıl gelişti, bu sinemada Tölömüş Okeyev’in rolü ve mirası nedir? Eserlerine ve fikirlerine bu açıdan yaklaşarak büyük yönetmeni dilim döndüğünce anlatmak istiyorum.
            TÜRK DÜNYASI SİNEMASI
Türk Dünyası Sineması deyince Türklerin oturduğu coğrafyalardaki yönetmenlerin çektikleri filmler yahut bu coğrafyaların insanlarını, mekânlarını, oyuncularını, sinema çalışanlarını değerlendirerek çekilmiş yapımları anlamamak gerekir. Hangi coğrafyada olursa olsun Türklerle hemhal olan, Türklerin dünyasını doğal haliyle sinemaya taşıyan, onu kendi kültürü tarihi ve sanatıyla buluşturan, bunlarla iç içe aktaran, sıkıntılarıyla üzülen, ağlayan, sevinçleriyle kıvanç duyan bir sinema anlaşılmalıdır. Günümüzde büyük zorluklarla çekilmiş filmlerden oluşan bir Türk Dünyası Sineması’ndan söz edebiliyoruz. Türk Dünyası’nı Balkanlar’dan Moğolistan’a geniş bir coğrafya olarak ele alarak bakarsak, Türk Dünyası coğrafyasında çekilmiş filmlerin, bize hiç yabancı gelmeyen duyguları, gelenekleri, kahramanları, tarihî oluşumları, insan-çevre ilişkisini ve hayat tasavvurunu gözettiklerini ve estetik bir duyarlılıkla işlediklerini fark ederiz. Yeşilçam’daki sinemaya meslekî yaklaşımın aksine, bu sinemalarda yönetmenden kameramana, senaristten kurgucuya her eleman eğitimli olarak bu sanat dalıyla iştigal etmiş, eğitimlerini dünyaca ünlü Moskova Devlet Sinema Üniversitesi’nde (VGIK) almışlardı. Dolayısıyla Türk Dünyası sinemacıları kendi sahalarında son derece yetkin bir teknik donanıma sahiptiler.
Türk Dünyası sineması, bin civarında filmden müteşekkil bir arşive sahiptir ve bu konuda en kapsamlı çalışma, Prof. Tevfik İsmailov’un üç cilt halinde MSÜ, Sinema-TV Enstitüsü’nden yayımladığı “Türk Dünyası Sineması Tarihi” başlıklı kaynak eseridir. Bu toplamdaki filmlerin bir kısmı, Sovyetlerdeki cari ideolojik zihnî atlas gereği belli bir sınıf bilinci ve sosyalist sanat anlayışı unsurlarını taşımaktadır; ancak yine de tarihî ve millî bir şuurla hayata ve toplumsal sisteme yaklaşan kimi yönetmenler bu zorluğun üstesinden gelmeyi bildiler ve değişik sembolik ve mecazî anlatımlarla öylesi bir bağlantıya girmeden senaryolarını görselleştirdiler. Ayrıca eski sosyalist düzende tarihî kültürel geçmişle olan bağıntı, Türkiye’de olduğu gibi hemen hemen eşzamanlı bir kırılmaya uğramışsa da, Türk Cumhuriyetleri’ndeki yönetmenler kendi tarihlerini reddetmek gibi bir komplekse kapılmadan geçmişlerine ait konuları anlatabildiler; Biruni, Nizami, Nasreddin Hoca, İbn-i Sina, Ali Şir Nevai ve Mahdum Kulu gibi büyük tarihî kişilikleri adeta kıvançla beyazperdeye taşıdılar.
1963’te Bulat Mansurov’un çektiği “Şükür Bahşi”, Türkmen sinemasından Hocakulu Narlıyev,’in 1972’de çektiği “Gelin”, 1983’teki “Karakum Gölgede 45º”, 1984 tarihli “Mahdum Kulu”, Özbek sinemasından Şöhret Abbasov’un 1975 yapımı “Ebu Reyhan Biruni”, 1998 yapımı “Atamdan Yadigâr Topraklar”, Azerbaycan sinemasından Eldar Kuliyev’in 1982 tarihli “Nizami”, Kazakistan sinemasından Ardak Amirkulov’un 1995 yapımı “Abay”, 1990’daki “Otrar’ın Düşüşü”, Darejan Umurbayev’in “Kayrat” (1991), “Kardiyogram” (1995), “Katil” (1998) ve “Yol” (2001), Başkurdistan’dan, Bulat Yusupov’un 2000 tarihli “Ağul Üzerinde Gökkuşağı” Doğu Türkistan’dan Hürriyet İsmailova’nın 1990 yapımı “Oteng Mihri” gibi filmleri Türk Dünyası Sineması’nın öne çıkan filmleri oldu.[5]
Türk Dünyası Sineması içinde Kırgızistanlı yönetmenlerin ve özellikle Tölömüş Okeyev’in çok özel bir yeri bulunmaktadır. “Tölömüş Okeyev, Kırgız sinemasının çırpınan bir yüreğiydi. Tölömüş, Kırgız sinemasını sanatıyla yükseklere çıkarmakla, dünyaya yaymakla beraber aynı zamanda titiz bir hoca, alçak gönüllü, olgun ve güzel bir insandı. Tölömüş Okeyev’in sineması büyük bir mekteptir. Genç sinemacılar bu mirastan çok şeyler kazanabilir ve zannımca kazanmalıdırlar. Tölömüş Okeyev’in hayatı Kırgız sinema kültür tarihinin en parlak sayfalarından biridir.”[6]

SİNEMA, TÜRKİSTAN VE KIRGIZİSTAN
Sinema, Okeyev dünyaya gelmeden çok önce İç Asya’ya yayılmıştı. İlk film gösterimi 1897’de Taşkent’te yapıldı. 1914 yılına gelindiğinde Özbekistan’da yirmi beş, Kazakistan’da yirmi, Türkmenistan’da altı, Kırgızistan’da ise film gösterilen bir salon vardı.[7] Tabi sinema salonları Rus Çarlığı’nın bir propaganda merkezi konumunda idi.  Çünkü İç Asya’daki Türkler, boylar ve hanedanlıklar arası/içi siyasi çatışmalar ve dış güçlerin siyasetleri neticesinde hâkim oldukları devletleri ve toprakları Rus Çarlığı’na devretmek zorunda kalmışlardı.
Kırgızistan coğrafyası, Çarlığın en geç nüfuz edebildiği alanlardan biri olduğu için o yıllarda Rus Ordusunun ağır baskısı altındaydı. 1916’da Ruslar Kırgızistan’da soykırım başlatmış; yüz bin civarında Kırgız, Çarlık askerlerince öldürülmüştü. Hayatta kalanlar, Çin’e kaçmak zorunda kaldı. Kırgızların büyük bir kısmı bu soykırım sonucunda yok oldu; yurtta kalanlar açlıkla karşı karşıya kaldı; kaçabilenler de yolda soğuktan ve açlıktan kırıldılar.[8] Bu şartlar devam ederken 1917’de Rusya’da ihtilal oldu ve Sovyet hâkimiyeti başladı. 1917 yılında Sovyet egemenliği başladı ve enternasyonalizm ideolojisi yaşanmaya başladı. 1920’li yıllarda Kırgızların göçebe hayatına son verilmesi, merkezlere yerleştirilmeleriyle eğitim faaliyetleri başladı. Zenginlerin mülklerine el konuldu. Kolektifleştirme başladı. Yeni düzen iyice yerleşti ve halk içinden aydınlar meydana çıktı, ‘yeni zamanın’ yeni kahramanlarını üretme zamanı gelmişti.
Yeni rejim Kırgızların nispeten rahatlamasına yol açtı; Çin’e kaçan Kırgızlar vatanına dönme imkânı buldu. Sovyet döneminin başlangıç yılları, 20-30’lu yıllar, Kırgızların bir anlamda ekonomik, siyasî ve kültürel bakımdan yeniden oluşma ve yapılanma dönemidir. Kırgızlar, bu yüzden kendilerini S.S.C.B. ferdi olarak gören ilk Sovyet vatandaşları olmuştur, denilebilir.
Sovyetlerin ilk dönemlerinde önemli yönetmenlerden Freilikh, Mikail Doronine, Mikail Averbakh, Dziga Vertov, Yuli Raizman gibi yönetmenler Türk nüfusun yaşadığı İç Asya ülkelerine gelerek filmler çeviriyorlardı. Sosyalizmin propagandası amacıyla yapılan bu çalışmalar, bir süre sonra İkinci Dünya Savaşı için Sovyetlerin asker ve benzeri ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik propagandaya dönüşecekti. Ancak Stalinci bir anlayışla tek tipleştirme eğilimi milli sinemaları gelişmesine engel olacaktı. [9] Neyse ki Nabi Ganiyev (d.1904) Kamil Jarmatov (d. 1903), Altı Garlıyev (d.1909) Meret Atahanov (d.1914) Huat Abuseitov (d.1904) gibi ilk dönem İç Asya sinemasına bölgenin en genç sineması olan Kırgızistan Sineması’ndan taze kan geliyordu. Tölömüş Okeyev’in doğduğun yıllar…  Stalin’le birlikte ideolojik baskı ve yok etme (represya) çok hızlandı. Korkunç Represyon yıllarında tam anlamıyla var olma mücadelesi yaşandı. Bu yıllarda binlerce kültür, ilim adamları, siyasetçiler yok edilmişti. Bu baskının en yoğun yaşandığı Sovyet Cumhuriyetlerinden biri Kırgızistan oldu; 1937’de zamanın Kırgızistan başbakanı konumundaki kişinin de dâhil olduğu; içlerinde Cengiz Aytmatov’un babası Törekul Aytmatov’un da bulunduğu 137 aydın, bir gece içinde eski bir tuğla fabrikasına gömülüverdiler.[10] Kırgızlarda 30-50’li yıllarda ideolojik baskı çok güçlendi. 60’lı yıllarda ‘hafifleşme dönemi’ oldu. 70-80. yıllarda baskıcı sistem bütün alanlarda yeniden çok güçlendi. Kırgız kültürü 40’lardan başlayarak çok gelişmeye başladı. 50’lerden sonra Kırgızların bir ulus olarak milli bilincinin, kültürünün, devletinin gelişmesi fark edilmeye başlamıştı. O zamanlarda Kırgız milli tiyatrosu, müziği, edebiyatı ve 30’lu yıllarda yasaklanan ‘Manas’ destanı, manasçılar canlandılar. 50-60-70’li yıllar Kırgız sanatının rönesansının zirve noktasıdır. Kırgız sanatı Sovyet sanatının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Edebiyat, tiyatro, müzik, resim ve özellikle sinema uluslararası seviyeye ulaştı.
             Kırgızistan’da ilk sinema kuruluşu 1930’da Bişkek’te kuruldu. 1940’larda 213 gösterim salonu vardı.  Kırgızfilm’in kuruluşu ise 1942 yılıdır. 1954-60 yılları Kırgız sinemasının ilk örnekleriyle karşılaştığımız yıllar. Bu kısa tarihine karşın Kırgız sinema tarihi oldukça renklidir ve kendi içinde bir patlamayı, yaygınlık kazanmayı başarmış bir sinemadır. Sovyet döneminde ufak ülkelerden biri sayılmasına rağmen Kırgız Sineması “mucize” olarak nitelenmiştir. Çünkü en baştan çeşitli uluslararası festivallere katılmaya başladı ve ödüller aldı. Sinemasını bir yana bırakın, Kırgızistan’ı kimse tanımıyordu. Okeyev’in ‘Kök serek’ (Kurt Sultanı/Bozkurt) filminin Oscar ödülüne aday gösterilmesiyle genç nesiller gurur duyduğu bir sinemayla yetişmiş oldu. Şu anda Kırgız kültürünün önemli bir parçası ve gurur kaynağı durumundadır.  Ancak bu seviyeye kolay gelinmedi. Yetmiş yıl boyunca birçok şey açıkça söylenemedi. Onlar filmlerin içeriğinde gizlenerek, başka şeylerle, simgelerle, eğretileme ile gösterilmişti.[11]
Kırgız sinemasının, kurulduğu 1942 tarihinden sonra birçok üstadı olmuştur. Tölömüş Okeyev, Bolotbek Şamseyev, Melis Ubukeyev, Gennadi Bazarov, Dinara Asanova, Sagınbek İşenov, M. Kovalev... Okeyev, bu yönetmenlerin içinde bir yıldızdır; ünü Kırgızistan ve Sovyetler Birliği sınırları dışına taşmıştır.


TÖLÖMÜŞ OKEYEV
Tölömüş Okeyev, 1935 yılında Issık-Köl bölgesinde Bokonbayevo köyünde doğdu. O, her zaman muhteşem bir tabiat içinde büyüdüğünü söylerdi. Yetiştiği bölgede söylenen Kırgız şarkıları, yaşadığı Kırgız hayatı, ilk aldığı intibalardır. Beş altı yaşındayken -ikinci dünya savaşı zamanında- çobanlık yapıyordu. At yoktu ve o inek üzerinde sabahtan akşama kadar bu işi yapıyordu. Bunu “Çocukluğumuzun Gökyüzü” isimli filmde işlemişti. Aynı zamanda okuyor ve çalışıyordu. O filmde gördüğü hatırladığı birçok şey var. Bu filmin senaryosunun başkası yazdı ama ön çalışma adeta bir albüm gibi her sahneyi çizmişti. Sonra Bişkek’e okumaya gitti ve orada kaldı. Böylelikle Sovyet kültürüyle tanıştı, öğrenmeye başladı. Ardından Leningrad’a okumaya gitti. Oradaki sanat eserleri ve sanatçılarla tanıştı. O halktan çıkan bir insandı ama hem de tüm uygarlığın kültürüne ulaşmak arzusundaydı. Ayrıca kendi kültürüne başka bir bakış açısıyla bakabiliyordu.  1958’de LIKI’yi (Leningrad Sinema Okulunu) bitirdi. Önce ses teknisyeni olarak okudu ve birkaç filmde çalıştı. Mezuniyetinin hemen sonrası ses teknisyeni olarak Kırgızfilm’de görev aldı. Arayış içinde bir sanatçı oluşu başka ufuklara onu ulaştırdı. Onun ifade tutkusu genişti. Fikirleri sadece o meslek çapında sınırlı değildi. Bu yüzden senaryo eğitimi için Moskova’ya senaryo ve yönetim kurslarına girdi. 1966 yılında Moskova’ya senaryo eğitimi almaya girmesiyle film yönetmenliğine ilk adımı atmış oldu. Mezuniyet işiyle de çok dikkat çekti. Bu iş bir belgeseldi ve atları konu ediyordu. O ufacık kısa filmin içinde dramatik bir kurguyla işledi konuyu. Bu, doğumundan ölümüne bir atın hayatı idi. Bu konuyu hayata çok derin bir bakışla sunuyordu. Bu da çok dikkat çekti. Bundan sonra başka filmler geldi. Böylelikle “Ateşe Tapınmak”, “Ulan”, “Çocukluğumuzun Gökyüzü”, “Kurt Sultanı” gibi anıtsal işlere yönetmen olarak imza attı. Filmlerinde vatanın doğal güzelliklerinden salt tasvir amacıyla yararlanmadı. Doğa ve insan hem birlikteliğin hem çatışmanın figürleri olarak yer aldılar onun anlatımında. “Kurt Sultanı-Bozkurt” 1973 yılında dünya sinema örnekleri arasında en iyi on film arasında yer aldı ve Oscar'a aday gösterildi. Sovietskaya Kırgızya isimli bir sinema dergisi çıkardı ve Bişkek’te bir tiyatro oyunu sahneye koydu. Tiyatro oyununu bir deneme olarak yapmış ama memnun kalmamıştı. Hep yönetmen olmayı amaç edinmişti ama çok yönlü biriydi. Her işte en iyi olmayı amaçlardı ve başarılı bir şekilde yapmayı isterdi. Onun sanatçı kişiliği en çok sinema yönetmenliğinde kendini gösterir. Gerçekten filmlerinde müziğinden kurgusuna tüm sanatlara tutkuyla bağlı bir sanatçının duyarlılığı sezilir.  Okeyev, bağımsızlık sonrası Kırgızistan’ın ilk Türkiye büyükelçisi idi. Sanatçı diplomatların mükemmel bir örneği oldu. Büyükelçiliği sırasında ilgili herkese yardımcı oldu. Doğru adresler, doğru isimler verdi. Kırgızistan’ı o kadar iyi tanıyordu ki hangi konuda kime müracaat edileceğini çok iyi biliyordu; özellikle sanat, kültür söz konusu olduğunda. Vefatına dek Türkiye’de yaşamıştır.
TÖLÖMÜŞ OKEYEV’İN FİLMLERİNİN KONULARI
               Kırgız sinemasından Tölömüş Okeyev, filmlerinde işlediği temalar, tarihî ve çağdaş şuur ve sinema dilindeki özgün yaklaşımıyla Türk Dünyası sinemasında temsil niteliğinde bir konuma sahiptir. Okeyev, hayatı sinemayla özdeş hale gelmiş, adeta Krosava duyarlılığıyla sinemaya yaklaşan bir yönetmendir. İfadesiyle hem ulusal bir sanatçı olarak hem de değindi konular sayesinde evrenselliği yakalayarak bir dil oluşturdu. Tölömüş Okeyev’in ekranda yarattığı eserler Kırgız halkının yaşamının özellikleri ile iç içe geçmiş şekilde Kırgız halkının milli bilincinin derinliğini anlatır. Kırgız halkının başından geçen tarihi aşamayı mükemmel yaratıcılıkla gösterir.  1966’da “Çocukluğumuzun Gökyüzü”yle başlayan sinema serüveni 1986’daki “Sevgi Serabı”na dek sürdü. Filmlerinde bir yandan tarihî destansı konulara eğilen Okeyev, diğer yandan gündelik hayatın insanın ruhunu acıtan dramını görüntüye taşıdı.
            Filmleri içinde Çocukluğumuzun Gökyüzü önemli bir köşe taşıdır. Okeyev'in ilk filmi  'Çocukluğumuzun Gökyüzü / Nebo Nashego Detstya' (1966) kırsalda yaşayan ve bütün çocukları kente göçmüş yaşlı bir at bakıcısının, son oğlunu dağlarda tutma ve ona at çobanlığını öğretme gayretini anlatan hüzünlü bir hikâyedir. “’Çocukluğumun Gökyüzü’ zamanın ötesinde, birçok ülkede gösterildi ve her zaman benzer tepkiler aldı ve izleyenleri etkiledi. 1966’da çekildi ve 1967’de gösterime girdi bu film ama gösterime giren bir film olsa da ilk izleyen seyircileri hâlâ etkilemeye devam ediyor. Çünkü bu filmde işlenen sorunlar; Ömür nedir? Anne baba ile ilişkiler nasıldır? Teknoloji ile gelenekler arasında çatışma nedir? gibi konulardı. Bunlar kalıcı sorunlar. Babamın tüm filmlerinde aynı şeye rastlanır.”[12] “Çocukluğumuzun Gökyüzü” filmi Okeyev’in filmlerinin arasındaki Kırgız halkının milli bilincini en yüksek derecede gösteren filmlerin birisidir. Bu film sadece Kırgız sinemacılığında değil dünya sinemacılığında da özel yere sahiptir. Çünkü bu filmde Kırgız halkının karakteri, kültürü iyice açılıp gösterilmiştir. Filmde o zamandaki toplumun hayatını küçük aile örneğinde gösterilmiştir. Film 60’lı yıllardaki yeniden yapılandırmanın başlangıcını anlatır. Zamanın değişmesi, eskilerin gitmesi, yeninin gelmesi, anne babanın yaşlanarak bir ayağıyla geçmişte bir ayağıyla şimdiki zamanda olduğu, çocuğun ise bir ayağıyla şimdiki zamanda, bir ayağıyla gelecekte olduğu gösterilir. Gelecek artık çocuğundur, geçmiş ise anne babayla gitmiştir. Onların gitmesiyle binlerce yıllardan beri toplanan manevi zenginlikler de kaybolur. Atların otladığı otlaklarda yolların yapılması, dağların tünel için patlatılması, atlar sürüsünün patlamadan korkup paniğe kapılması yeninin gelip eskinin gittiğini anlatan şeylerdir. Filmde bunların hepsi psikolojik yandan dikkatlice gösterilir. 
1973’te çektiği “Kurt Sultanı”, hayvanlar arasındaki hayatta kalma mücadelesinin insanlar arasında da söz konusu olduğunu şiirsel bir dille yansıtır. Ulaşılması neredeyse imkânsız bir aşkı işleyen 1975 yapımı “Kızıl Elma” ise sembolik anlatımıyla ulaşılması bir mefkûreye dönüşen “Kızılelma” fikriyatına göndermede bulunur. 1977 tarihli “Ulan Rüzgârı”, yine güncel hayata bir değinidir ve Kırgız toplumunun önemli bir sorunu olan alkol bağımlılığının neden olduğu yıkımı melodramatik bir söyleme sapmadan aktarır.
Okeyev’in “Altın sonbahar” filmi onun yaratıcılığında özel konuma sahiptir. Çünkü birçok filmlerde kahramanın eylemlerine sadece dıştan ilgi gösterilirse, bu filmde kahramanın iç dünyasına da dokunulmuştur. Gazeteci olarak çalışan bir insanın gözüyle toplumu değerlendiririz. Bu filmde Okeyev somut bir kahramanın iç dünyasına girmeye çalışmıştır. Bu yüzden filme yöneticiler tarafından çok baskı yapılmıştır. Çünkü başkahraman iç dünyasındaki karışıklıklarla uğraşmanın yerine Sovyet ideolojisini sağlamlaştıran bir işçi olmalıydı. 80’li yıllarda Kırgızistan’ın devlet olarak oluşmasına denk gelen gençlerin şehre gelip aydın olmasıyla birlikte kendi köklerini yok edip etmedikleri sorusu vardı. Bu film monologdur. 40-45 yaşındaki bir Kırgız son bahar aylarının birinde kendi yaşamına farklı bakış açısıyla bakmaya başlar, kendisinin yaşamdaki yeri hakkında, neyi doğru, neyi yanlış yaptığı hakkında düşünmeye başlar. Belki bu film sadece kahramanın değil, 80’li yıllardaki genel çağdaş Kırgız düşüncesini anlatan filmdir.[13] Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülüyle taçlandırılan, görkemli bir görselliğe sahip 1984 yapımı “Kar Leoparının Soyu/Ak İlbarsın Tohumu”, Kırgızların ünlü bir destanı olan Kocacaş’tan esinlenir ve tutku, vefa, töreye hürmet, özveri, kozmik ahenk gibi eskimez temaları tarihin derinliklerinden günümüze estetik bir damıtılmışlıkla sunar. “Kar Leaoparının Nesli” filmi, soy ayrımcılığı zamanında insanın dünyadaki varlığı, doğa ile sıkı ilişki içinde olması hakkındadır. Filmin esas konusu insan ile doğa ilişkileri ve çevreyi korumadır. Çevreyi bozmak insanın kendi kendini yok etmesiyle eştir. Bu mesele günümüzde de çok günceldir. Filmin konusu Kırgız milli ‘Kococaş’ ve ‘Karagul botom’ küçük destanlarından oluşturulmuştur. Filmde başkahraman Kococaş avcıdır. O avcılık mesleğiyle kendi halkının varlığını sürdürür ve doğa ile uyum içinde yaşamıştır. Ancak bu uyumluluk Kococaş’ın tüfeğe sahip çıkmasıyla yok olur. Önceden gerekli olduğu kadar hayvanlar atılırken şimdi bir eşya (tüfek) için sayısızca öldürülmeye başlamıştır. Aslında insanın güçlü silahlara sahip çıkması insanın kendisi için tehlike yaratır. Örneğin günümüzdeki nükleer silahlar. Filmdeki bu problemlerin kesinliği Kococaş’ın kendi oğlunu kendi tüfeğiyle vurmasıyla daha net anlaşılır. Bu ölümün anlamı Kococaş’ın nesli bununla durmaktadır, yarınının olmadığıdır. Bununla birlikte insanlığın da geleceği tehlike altında olduğu anlamı da vardır. [14] Bir Suriye-Kırgızistan ortak yapımı olan “Sevgi Serabı” ise sanat ve sanatçının dünyasına tarihi bir yaklaşımla eğilir ve geçmişten günümüze sanatçının sanatla olan o özgül ilişkisinden kesitler sunar. [15]
           SANAT ANLAYIŞI
“Kızı Alima Okeyev’le yapılan bir söyleşide Tölömüş Okeyev için ‘çocuk merakını hiç yitirmeyen bir sanatçı’ denilmektedir. Tölömüş Okeyev’in kendine has sinema anlatılarında bu göğe merakla bakan, öğrenme tutkusuyla dolu çocuk-sanatçıyı kolaylıkla duyumsarız. Belki de onun sanatının en etkileyici yanı budur; ‘saflık ve bilginin iç içe geçmesi!’”[16]
Sinema
 “Sinema uluslararası bir sanat. Fellini'yi, Godard'ı, Krusava'yı bilmeden sinemacı olunamaz. Biz 60'lı yıllarda Moskova'daki sinema enstitüsünde klasik sinema eğitimi vermeye çalışıyorduk. Bütün büyük klasikleri gösteriyorduk. Bu en büyük dersti. Sinemanın dili bir. Sanatın da amacı bir. Nitekim bizim belgesel ve sanat filmlerimiz Avrupa'da iyi ödüller aldı. Bu bir ülkenin sineması için çok önemli. Devrim sonrası sinemacıları rejim nedeniyle, ister istemez üstü örtük, kapalı bir anlatım benimsemişlerdir ama hangi nedenle olursa olsun sinemada sembolik anlatımı doğru bir biçimde kullanabilmek yine de büyük sinemacıların işidir. Bunlar seyircileri düşündürmek isteyen, kafası çalışan yönetmenlerin cesaret edebildiği bir şey. "Bak bu düşman, bu da dost" diyen bir film tek bir ağaç gibidir. Oysa sanat olan sinema insanı bir ormanla ya da bir aysbergle baş başa bırakır. Bu ormanı keşfetmek, başını ve sonunu kestirebilmek izleyiciye kalmış. Tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi...”[17]
            Çocuk ve Hayvan
            Filmlerinin hemen hepsinde çocuklar ve hayvanlar önemli bir yer tutuyor. Onun çocuklarla ve hayvanlarla çalışması çok ayrı bir tarz. Onlarla nasıl anlaştıkları ise neredeyse bir sır. Ama tüm filmlerinde muhakkak bir çocuk oyuncu ve bir hayvan var. Onun için çocuk duyguları, hayvanla insanın iletişimi, hayvanın duyguları en temiz olan duygulardı. Hiç yalan olmayan bir iletişimdi bu. Aynı zamanda ‘çocukları ve hayvanları kandıramazsınız’ derdi her zaman. ‘Çünkü onlar ikiyüzlü davranışı hemen davranışınızdan anlar.’derdi.[18]
            Sevgi ve İnanmak
            O sevgi dolu bir insandı; milletini, yurdunu, ailesini, insanları seviyordu. Sevginin önemine inanıyordu: “Babamın sohbetlerinin genel konusu “sevgi” idi. Her zaman bunu belirtmiştir. Bu sevgi aileye, insana ve vatana olsun, bir bütündü. Sevginin, Tanrının insana en büyük armağanı olduğuna inanıyordu. Çünkü sevgi yaratıcı, nefret yıkıcıdır ona göre. Nefret yok edicidir, derdi. Bu bahsettiğimiz zor koşullarda hayatta kalmak nefretle olamadı ona göre. Olumsuz bir dünyada sadece sevgi bir çözümdü, sevmek ve inanmak...”[19]

            Millî Zenginlikten Yararlanma
            Tölömüş Okeyev, sanatçının önce kendi kültüründen faydalanması gerektiğine inanıyordu. “Hatırımdadır, o derdi ki, “Sanatçı, halka daha yakın olmak için kendi folklorundan faydalanmalıdır mutlaka. Gerçek anlamda her sanat eseri kendi halkının yaratıcılık çeşmesinden gıdalanmalı, bunu kullanmalı, böylelikle sanatçı ve sanat, halkın karşısında insanlık ve vatandaşlık borcunu yerine getirmelidir. Aksi takdirde, hatta en büyük yetenek sahiplerinin bile eserleri ulusal ve evrensel mahiyet taşımaz. Onların yaratıcılık ürünleri halkın saygısını ve sevgisini kazanamaz.”[20]
Tölömüş Okeyev  “Sinema bir sentezleme sanatıdır ve başka sanatlarla paylaşıma girmezse var olamaz” diyor,  ilk önce insanın kendisini kültürle yetiştirmesi gerektiğine inanıyordu. Öbür kültürlerle tanışmak gerektiğini de ekliyordu. Bir dünya bakışına sahip olurken aynı zamanda kendi eski kültürünü bilmesi gerektiğini vurguluyordu. Bizim bir kökümüz var oradan çıkıyoruz, onu bilmek, tarihimizi bilmek ve bunun yanında evrensel kültüre sahip olmak, bilmek…”, “İnsan ruhani olmalıdır, insan kendiyle zengin olmalıdır, o zaman ifadesi de zengin olur, bir şey söylemeye gerek duyan insan olur. ” derdi. O her zaman son bir şey kullanmak istiyordu. Zaten klasik müziği çok iyi biliyordu. O filmlerin müzik kaydını da yapmaktaydı. Bunun dışında çok iyi bir klasik müzik hafızası vardı ve duyduğu parçayı hemen tanırdı. Filmlerinde gerçekten müziğin önemli bir rolü vardır. Klasik resimde yine aynı ilgiye ve hafızaya sahipti. Leningrad’da okuduğu dönem onun için bir avantajdı, çünkü birçok sergilerin, müzelerin olduğu bir şehirdi orası. Babam saf bir köy çocuğuydu aslında o şehirde. Büyük bir tutku ve öğrenme isteğiyle sergilere, konserlere gitmeye başlamıştı. O zaman imkânsızlıklar içindeydiler ama devamlı konsere gidiyor ve sanat etkinliklerini kaçırmıyorlardı. Son gününe kadar babam kitap almıştır. En büyük tutkusu okumaktı. Öğrenmeye her zaman açıktı ve açtı. Bir filme başlamadan önce çok çalışıyordu. Özellikle bu tarihi bir filmse uzmanlara danışıyor, uzmanlarla görüşüyor,  kitapları okuyordu. Çünkü çokça bilgilenmek isterdi. Tarih onun en önemli ilgi alanıydı. Her zaman köklerini araştırıyordu. Göktürklerin tarihine dek araştırdı. Bir kompozisyon oluşturmayı sinema sanatının gerekliliği olarak görüyordu.”[21]
OKEYEV VE GÜNÜMÜZDE TÜRK DÜNYASI SİNEMASI
            Türk Dünyası Sineması ve ile ilgili olarak belki de Beşir Ayvazoğlu’nun şu tespitlerini daima aklımızda tutmak ve buna çözüm yolları aramak gerekiyor: “Aytmatov’a göre, her yazar, kendi milletinin hayatını anlatmak, eserlerini, kendi millî gelenek ve törelerini kaynak olarak zenginleştirmek zorundadır. Fakat orada kalındığı takdirde bir yere varılamaz. Edebiyatın, millî hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır: Ufku millî olanın ötesine doğru genişletmek ve evrensel olana ulaşmak! Aytmatov bunu başaran ve çok eski efsaneleri alıp işleyerek insanın özüne, yani evrensel olana ulaşabilen benzersiz bir yazardır. Gün Olur Asra Bedel’de bir Kırgız-Kazak efsanesini, Sovyetler Birliği’nde uygulanan siyasetle paralellikler kurarak anlatmış ve sosyal psikoloji literatürüne yepyeni bir kavram kazandırmıştır: Mankurt. Göçebe Türkler’in tarihî düşmanları olan Juanjuanlar, savaşlarda aldıkları esirlerin güçlü kuvvetli olanlarını kendilerine ayırarak dayanılmaz işkencelerle mankurtlaştırdıktan sonra köle olarak kullanırlarmış. Mankurt, yani geçmişini hatırlamadığı gibi, en yakınlarını da tanımayan, hatta efendilerinin emriyle onları öldürebilen bir çeşit robot... Bana mankurt kavramını çok daha geniş bir alanda kullanmak mümkün gibi görünüyor. Batı, daha doğrusu Batılı büyük iletişim tekelleri, özellikle eskiden üçüncü dünya ülkeleri denilen ülkeleri mankurtlar dünyası haline getirmek için bütün imkânlarını seferber etmiştir. Neyi bilmemizi istiyorlarsa onu biliyor, nasıl düşünmemizi istiyorlarsa öyle düşünüyoruz. Bu korkunç gerçeğin farkına varanlar, ne yazık ki, seslerini hiç kimseye duyuramıyorlar. Tölömüş Okeyev’den onun için haberimiz yok. [22]
             “Sovyet dönemi sonlanınca bu kültür hayatında ve ekonomide çok tahribat yaptı. Sadece ekonomik değil her alanda oldu bu. Kültür hayatını da çok etkilemişti, olumsuz olarak. Sovyet döneminin sonrasında, bağımsızlık döneminde tüm cumhuriyetlerde kültür ayakta kalmaya çalıştı. Bazı ülkelerde bunu iyi başardılar. Ama kültür hayatı söz konusu olunca, ülkelerin aralarındaki bağlantılar zayıfladı, hatta kopma noktasına geldi. Her ülke bağımsızlığı yüzünden belki de kendinden başkasıyla pek ilgilenemedi. Son zamanlarda herkes anladı ki tekrar işbirliği gerekmekte.[23] Bu sözler kızı Azize Okeyeva’nındır. Genadiy Bazarov ise kendisiyle yapılan bir söyleşide durumu şöyle özetlemişti: “Sovyet zamanında, yani bir ülke iken sürekli bir temasımız oluyordu. Özellikle Kazaklarla, Türkmenlerle, Baltık Cumhuriyetlerindeki sinemacılarla. Bu bir sinemacılar birliği şeklindeydi. Bizim oyuncularımız onların filmlerinde, onların oyuncuları bizim filmlerimizde çekimlere katılırdı. Karşılıklı festivaller yapardık. Sinema tartışırdık ve fikir alışverişinde bulunurduk. Sovyetler dağılınca temasımız koptu çünkü her cumhuriyet içine kapandı, inzivaya çekildi ve kültür emekçileri, özellikle sinemacılar buna rağmen sürekli temasımızı koruduk. Birbirimize kendi eserlerimizi göstermeye çalışıyoruz. Sinemacılar Birlikleri düzeyinde bu temas hâlâ sürmekte. Sürekli bir araya gelmeye çalışıyoruz. Tabi ki bu artık zor. Çünkü eskiden bir merkezi güç bize finans sağlarken bu ortadan kalktı. Bir süre film çekmek için hiç para bulunamadı. Sovyetler dağıldıktan sonra on beş sen boyunca nerdeyse hiç film çekilmemişti. Bu dönemde tek tük filmler çıkıyordu. Bunlar da yurt dışından, özellikle Fransız, Alman ortak yapımlar sayesinde oluyordu.”[24] Maddi destekten yoksun yönetmenlerin sadece Türk Dünyasında değil dünyanın birçok yerinde Batı destekli filmler çevirdikleri bilinmektedir. Ancak yine de Amerikan filmlerinin ezici baskısına karşı seçenekler oluşturulmaya çalışılmaktadır. “Amerikan sineması tüm dünyada olduğu gibi bizde de etkili oldu ama buna rağmen Kırgız sinemacılar derneği diğer sinemaları da tanıtmaya çabalıyor. Örneğin yakın bir tarihte Türk sineması haftası düzenlendi Bişkek’te. Geçen ay Devlet Sinema Komitesi ve Sinemacılar Derneği şöyle bir etkinlik yaptı; Bişkek kentinin tüm sinemaları Amerikan filmlerini, şu vurdu kırdılı filmleri kaldırdılar ve tüm sinemalarda Kırgız filmleri gösterdiler. Televizyonda bu filmler gösteriliyor ama sinemalarda uzun bir dönemdir izlemek mümkün değildi. Festivaller dışında çok nadir gösterimi oluyor. Belki bu sayede gençleri bu tarafa yönlendirmek mümkün olacak.” Ancak eldeki zenginliğin de değerlendirilmesi büyük bir zorlukla karşı karşıyadır: “Bizim yaşına göre zengin sinema tarihimiz olmasına rağmen şu anda bu mirasımız büyük tehdit altında, tehlikede çünkü bizde bu arşivin orijinalleri yok. Kırgızistan hükümetinin mali gücü yetmiyor.” “İşin en korkunç tarafı yeni gelen neslin şu vurdu-kırdı sineması ya da Amerikan sinema diline yakın işler çıkarması. Bizde yok ama Rusya’da Sinema Konfederasyonu var, orada eski dönemde üretilmiş filmler için Baltık ülkeleri ve bağımsızlığını kazanan diğer cumhuriyetler katılıyor. Onlar düzenli olarak Almatı’da olsun Moskova’da olsun festivaller düzenliyorlar. Bu festivallerde klasik işler yanında yeni yapılan işlere de yer veriliyor. Ama Kırgızistan’da ne yazık yok.” [25] Özellikle Amerikan sineması konusunda Okeyev’in tespitleri çok önemlidir: “Amerikan sinemasının yaptığı gibi hiçbir ölçüsü, hiçbir ahlak anlayışı, kaygısı olmayışı Türkiye ve benzeri toplumlarda çürütücü, yozlaştırıcı etki yapabilir. Çünkü kendileri hiçbir ölçü tanımıyorlar. Onlar için her şey bitmiş gibi. Sinemanın bu anlamda büyük bir tehlike olduğunu söyleyebiliriz.”[26]
TÖLEMİŞ OKEYEV’İN TÜRK DÜNYASI SİNEMASI İÇİN TEKLİFLERİ
Tölömüş Okeyev Türklerin her alanda daima birlik olmasını, sırt sırta vermesini istiyordu. Düzenlenmesinde büyük emeği olan 1. Türk Dünyası Sinema Günleri’nde Tölömüş Okeyev kendisiyle yapılan söyleşide, Türk Dünyası Sinemasının geleceği için yapılan ve yapılması gereken çalışmalar için “Bir Türk imajı oluşturmalıyız” şeklinde özetlenebilecek şu görüşleri söylemiştir:
“Şimdi çok farklı bir dönem yaşıyoruz. Pazar ekonomisine geçtik. O zaman Moskova filmlerinin maliyetini Moskova karşılıyordu. Goskino Sinema hükümetin sinema organıydı. Bütün memleketlerde şubesi vardı; Kırgız Goskino, Kazak Goskino gibi. O zaman da dağıtım oldukça profosyonelce işliyordu. Mesela Kırgızistan'ın nüfusu 4,5 milyondur. Film nerede çekilirse çekilsin bu teşkilat filmin tüm Sovyetlerde gösterimini sağlıyordu. Film iyi ya da kötü olsun, kaynak aktarımı kesindi. Artık filmlerin dağıtım işi filmin çekildiği cumhuriyete ait. Sözgelimi bir milyon dolarlık bir film çektiniz. Kırgızistan'da topu topu 4,5 milyon nüfus var, bunun 400 bini seyirci, asla maliyetini karşılayamazsınız. Sadece sinema sanatçıları değil, diğer sanatçılar da zor durumda. Cumhuriyetler filmlerinin komşu cumhuriyetlerde gösterimini sağlayamıyorlar. Koordinasyon yok, daha önce merkezden güdümlü olan tüm bağlantılar fesholdu. Özbekistan nüfusunun çoğunluğu nedeniyle şanslı. Alman, İtalyan ya da Amerikan şirketlerle birlikte çalışmanın yollarını arıyor sinemacılar. Milli film çok zor hale geldi. Halk ekonomik bakımdan sıkıntılı, işsizlik had safhada. Bir sistemden başka bir sisteme geçiş hayli sancılı oluyor.
            İlk adımı attık. Problemlerin her iki tarafta da olduğunu biliyoruz. Ancak birlikte olmamız gerektiğini söylemeye çalışıyoruz biz. Türk birliği, Türk dünyası, Türk'ün inancı bir, dini bir, kültürü bir deyip duruyoruz. Ben onca yıldır Türkiye'de Kırgızistan büyükelçiliği elçiliği yapıyorum. Görevde olduğum süre içinde teorik olarak konuşulup tartışılan onlarca projeye şahit oldum ve bu organizasyon pratiğe geçirilen ilk proje. Bir sinemacı takımı oluşturmalıyız. Pazar ekonomisinin kuralları gereği oyunu birlikte oynamalıyız.
Bu 1. Türk Dünyası Sinema Günleri için bir organ oluşturduk. Her Türk cumhuriyetinden bir temsilci seçtik. Bu organ inşallah koordinasyon eksiğimizi giderme yolunda çalışmalar yapacak. Türk cumhuriyetlerinin tümünde 80-100 milyon seyirci var. Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Tataristan, Özbekistan yani hepimiz bir araya gelip bir kurum oluştursak ve sözgelimi Manas, Dede Korkut gibi kendi kültürümüzün mihenk taşı olan ortak konularımız üzerinde çalışsak harikulade bir şey olur. Bunun için filmlerimizi KDV'siz ucuz bir fiyata gösterebileceğimiz salonlar bulmamız lazım. Böylelikle geniş bir sinema coğrafyası oluşturabiliriz.
Benzer tarafları kadar farklı yönleri de olan bu iki izleyici ortak bir temada buluşabilir. Avrupa'da bir Euromage var. Bizim de bir Turkomage oluşturmamız gerek. Bizim sinemamızda dil ve tarih var; hepimizde bunu koruma kaygısı var. Amerikan zihniyeti tüm dünya sinemasını etkiledi. Biz şimdi bir bildirge hazırladık ve tüm Türk dünyası cumhurbaşkanlıklarına sunacağız. Türk cumhuriyetlerinde bir kuruluş var: TÜRKSOY. Kültür bakanlarının oluşturduğu, kanunen tüm sanat dallarını koruma altına alan ve destek vermeyi taahhüt eden bir kuruluş bu. 1993'e Almatı'da kuruldu. Teoride dansa, baleye ve tiyatroya kadar tüm sanat dallarına yönelik olsa da pratikte ilk olarak sinemacılar bu mekanizmayı işletecekler. Çünkü sinema en kapsamlı sanat ve bir araya gelinmede, bu geniş coğrafyayı, kültürü tanıtmada, bir Türk imajı oluşturmada en önemli vasıta olacak. Bu festival de her yıl 21 Kasım'da tekrarlanmalı. Bu yıl belediye kapsamında, gelecek yıl başka bir platformda belki. Ama mutlaka devam etmeli. Kaynak neresi olursa, hangi parti, hangi vakıf olursa olsun fark etmez. Burada Türk olmak gibi siyaset ve politika üstü bir zihniyet var çünkü.
Amerikan sinemasının her halükârda kendi ürününü pazarlamak isteyeceği ve bu nedenle mevcut ya da muhtemel kültür ittifaklarını engellemek istediği malum. Bizim cumhurbaşkanlarına sunacağımız mektupta da bu husus var. Buna karşı bir tedbir alınmalı. Amerika sırf üçüncü dünya için film üretiyor. Kendi sinemalarında göstermediği, sırf diğer ülkelerin TV’lerinde ve sinemalarında gösterilmek için yapılan, kalitesiz ama Amerikan kültürünü enjekte eden filmler bunlar.”[27]
SONUÇ
            Tölömüş Okeyev büyük bir yönetmen olmasının yanında iyi bir diplomattı. İnsan ilişkilerinde mükemmel bir insandı. Çok geniş bir dost halkası vardı. Çünkü dost canlısı, sıcakkanlı, duygularını açıkça ifade eden, alçakgönüllü bir insandı.[28] Yönetmen Tevfik İsmailov onun için: “Daima benimle şakalaşan, güler yüzlü, geniş yürekli Tölömüş” diyor.
            Onun ailesine, eşine ve çocuklarına çok önem verdiğini biliyoruz. En verimli zamanında eşinin tedavisi için yönetmenliği bir yana bırakıp büyükelçilik yapması takdire şayandır. Türkiye’de bulunduğu süre içinde biz televizyoncuları ve sinemacıları Türk Dünyasının sinema alanında yapılmasını bizden beklediği konulara, projelere yönlendirmeye çalıştığına bizzat şahidim. Meslektaşlarına önem verirdi. Ne zaman kendisinden bir görüşme talebim olsa en sıkışık zamanlarında bile kabul etmişti. Türkiye’de Manas Destanı’nın daha çok tanınması ve Türkiye’deki çok eski Kırgız hatıralarının ortaya çıkarılması için yaptığı çalışmalar ortadadır. Türk Dünyası ile ilgili her toplantıda çok önemli bir manisi olmazsa Tölömüş Abiyi görebilirdiniz. Onu daima Türk Dünyası Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultaylarındaki ümitli, mütebessim ve heyecanlı haliyle hatırlayacağım.
Böylesine önemli bir kıymet ne yazık ki Türkiye’de yeterince tanınmadı.  17-18 Kasım 2005 tarihlerinde Ankara’da “Türk Dünyası Yıldızları”nı anma törenlerin çerçevesinde ünlü Kırgız sinema yönetmeni, Kırgızistan’ın ilk Ankara Büyükelçisi rahmetli Tölömüş Okeyev, doğumunun 70. yılında anıldı. Bilkent Üniversitesi ve Milli Kütüphanede düzenlenen T. Okeyev’i anma törenlerine Kırgızistan Kültür Bakanı Sayın Sultan Rayev, Türk dünyasının tanınmış sinema yönetmenleri: Azerbaycan’dan Tevfik İsmayilov,  Kırgızistan’dan Genadi Bazarov, Özbekistan’dan Kamara Kamalova ve Ali Hamrayev, Tacikistan’dan Devletnazar Hudaynazarov ve Türkiye’den Alev İdrisoğlu iştirak ettiler. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT) tarafından da yayınlanan etkinlik süresince, merhum yönetmenin hayatı ve sanatsal yaratıcılığını yansıtan fotoğraf sergisi, slâyt ve film gösterisi yapıldı ve bir panel düzenlendi. Tölömüş Okeyev'in 1984 yapımı "Ak İlbarsın Tohumu" adlı filmi  18-19.11.2005  tarihlerinde TRT INT ve TRT TÜRK kanallarında yayınlandı. Yine aynı film Tölömüş Okeyev’i anma amacıyla yapılan törende Sinemasalı’da[29] gösterildi.
Türkiye Türkçesine henüz aktarılmış kapsamlı bir filmografisi bulunmadığı için bu çalışmanın sonuna kısa bir Tölömüş Okeyev Filmografisi ekledik. (Bu makalenin hacmi yüzünden aldığı bütün ödüller belirtilmemiştir.) Kanaatimce Okeyev için yapılacak ilk çalışma, eserlerinin asıllarının elde edilerek arşivlenmesidir. En azından kopyalarının alınıp çoğaltılması, sayısal ortama aktarılması faydalı olacaktır. Böylece bu filmler ABD veya Batı kökenli filmlerin istilasındaki sinema salonlarımızda gösterilemese bile bilgisayarlarda seyredilebilecektir. Zaman zaman yapılan anmalar daha sistemli yapılabilir.
Senaryoları, makaleleri kitap olarak yayınlanabilir; çekilmemiş senaryoları, gerçekleşememiş projeleri hayata geçirilebilir. Okeyev’in Bolat Mansurov’la birlikte yazdığı, Muhtar Avezov’un Abay Yolu romanından uyarlanan dizi senaryosu bulunmaktadır. Henüz filme çekilmemiştir. Yine Mansurov’la birlikte Cengiz Han’ın senaryosunu yazmıştır. Nihal Bengisu Karaca Okeyev’le yaptığı bir söyleşide “Kaşgarlı Mahmut'tan Atatürk'e kadar tüm Türk büyüklerini kapsayan bir belgesel projesi var Okeyev'in.” diye haber veriyor. Okeyev: “Yesevi, Koca Bektaşi, Yunus Emre... bunları tanıtmak görevimiz. Çünkü tarih bunların eseri. Bu insanlar olmasa bir Türk ulusu olmazdı.” diye düşünüyordu. [30] Yine kızı Alima Okeyeva “Türkiye ve Rusya’nın beş yüz yıla yayılan ilişkileri hakkında bir senaryo çalışması vardı babamın, bu Rusça olarak bir dergi biçiminde yayımlandı. Şimdi bir kitap ve bir belgesel üzerinde çalışıyoruz. Bunun dışında babamın farklı makaleleri var, onları bir kitap ve bir dergi halinde çıkartmak gibi düşüncelerimiz var.” diyor. Mirasını saklamanın sadece ailesinin değil bütün Türklerin meselesi olduğunu düşünmeliyiz.
Onun mirasını korumanın yanında Türk Dünyası sinemasına emek ve gönül verenlerin bir olması, birlikler kurması, ortak yapımlar gerçekleştirmesi, ortak film destek kurumları kurması ve ortak bir gösterim ağı oluşturması gibi çalışmaları Tölömüş Okeyev’in ruhunu şad edecektir. Allah onun mekânını cennet etsin.

TÖLEMİŞ OKEYEV[31]
   1963 ZNOYSesçi:
1965BU ATLAR”  (Belgesel film), Yönetmen:
1966ÇOCUKLUĞUMUZUN GÖKYÜZÜ”, Yönetmen, Senarist:
1969DERİNLİĞİN SESİ” (Belgesel film), Yönetmen;
1970MİRAS” (Belgesel film), Yönetmen:
1971KUŞ AVCILIĞI” (Belgesel film), Yönetmen;
1972ATEŞE TAPANLAR”, Yönetmen, Senarist:
1973KÖTÜ ADAM (ATEŞLİ BİRİ)”, Yönetmen:
1975KIZILELMA”, Yönetmen, Senarist:
1977ULAN RÜZGÂRI”, Yönetmen, Senarist:
1980ALTIN SONBAHAR”, Yönetmen:
1982OLGA MANUILOVA HEYKELİ” (Belgesel), Yönetmen;
1984AK İLBARSIN TOHUMU/BEYAZ LEOPARIN NESLİ” Yönetmen, Senarist:[32]
1986AŞKIN SERABI”, Yönetmen, Senarist:
1986-1987. T. Okeyev, Muhtar Avezov’un yazdığı Abay Yolu romanından uyarlanan “ABAY” adlı dizinin senaryosunu Bolat Mansurov’la birlikte yazdı. Film çekilmedi.
1987-1988 İsay Kalaşnikov’un “Zalim Asır” romanından uyarlanan “Cengiz Han” dizi senaryosunu Bolat Mansurov ile birlikte yazdı.
1990 “DENİZ KIYISINDA KOŞAN ALA KÖPEK” (Senaryo)  
1990-1992 “Gelecek” adlı yapım şirketi olarak I.C.C (İtalya) ile çekilecek olan “Cengiz Han” filmi yapım, senaryo ve sanat çalışmalarını yürüttü.
1993-1998 Kırgızistan Cumhurbaşkanı Aksar Akayev’in Türkiye Cumhuriyeti nezdinde ilk büyükelçisi.
1995  “MANAS’IN 1000.YILI” dolayısıyla “MANAS” Belgesel Film, Yapımcı, Yönetmen;
1995 Okeyev’in girişimleriyle “MANAS” albümünün Kırgızca Türkçe, İngilizce yayını.
1998-2001 TÜRKSOY Kırgızistan Temsilcisi

Ayrıca “İlk Öğretmen”, “Toprak Ana”, “Beyaz Gemi”, “Erken Gelen Turnalar” gibi filmlerin ortaya çıkmasında da teşebbüsü ve gayreti olmuştur.[33]

Aldığı büyük ödüller:
Sovyetler Birliği Büyük Sanatçısı, 1985
Ateşli Biri: 
Locarno Festivali ödülü, 1974
Bakü Festivali ödülü, 1974
Çocukluğumuzun Gökyüzü: 
Sovyetler Birliğinin en iyi yönetmeni, 1968
Derinliğin Sesi: 
Kırgızistan Cumhuriyetinin en iyi yönetmeni
Ak İlbarsın Tohumu: 
Berlin Film Festivali Altın Ayı, 1985
Sovyetler Birliğinin en iyi yönetmeni, 1985


[1] Bu tebliğ 11 Aralık 2012 ‘de İstanbul’da yapılan Uluslararası Türk Dünyasını Aydınlatanlar Sempozyumu’nda sunulmuştur.
[2] TRT, Yapımcı-Yönetmen
[3] Kaynaklarda, ünlü yönetmenin adı yanlış olarak Tolomuş, Tolamış Tolomiş, Tolomush veya Tölemiş, soyadı ise Okayev veya Okeev olarak da geçebilir. Doğrusu Tölömüş’tür.
[4] Beşir Ayvazoğlu, Aksiyon Dergisi, S. 26, 03.06. 1995
[10] Bugün 137 Kırgız Aydınının gömülü bulunduğu bu eski tuğla fabrikasının yerinde “Atabeyit” (Çon Taş) adlı anıt mezar bulunmaktadır. Cengiz Aytmatov da buraya, babasının yanında gömülmüştür. Atabeyit için ayrıca bkz: B. D. Abdırrahmanov, Çon Taş, Aktaranlar: Nurgül Moldaliyeva, Tuğba Ekici, Arslan Küçükyıldız, Bilig Dergisi, Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı, Ankara, 1997, Sayı: 4, Sf. 13-16
[16] http://savascagman.blogspot.com/2008/03/ocuk-gzleriyle-ge-bakmak-tolomu-okeyev.html
[17] Nihal Bengisu Karaca, “Bir Türk imajı oluşturmalıyız” (T.Okeyev’le söyleşi) 5 Aralık 1998
[22] Ayvazoğlu, agm.
[26] Tölemiş Okeyev:"Özgürlük Var, Ama Yokluk İçindeyiz", Özgür Ülke Gazetesi, 11.05.1994, S.10.
[27] Nihal Bengisu Karaca, “Bir Türk imajı oluşturmalıyız” (T. Okeyev’le söyleşi)  5 Aralık 1998
[29] www.sinemasalı.com 
[30] Nihal Bengisu Karaca adı geçen söyleşi.

17 Ocak 2013 Perşembe

HİLALİN İKİ UCU


Endülüs nedir, Endelüs’ün galatı olmaktan başka?

Hatırlayamadığımız, anlatamadığımız bir rüya mı, yoksa acı bir gerçek mi?
Endülüs tasavvuruna sahip olmayışımızdan kaynaklanan bir uzak diyar! Dost gibi görünenlerin aslında fırsatını bulduklarında, hoşgörümüzü nasıl istismar edeceklerinin de yaşandığı bugünkü Türkiye gerçeğini anlamamıza yardımcı olabilecek tarihsel bir süreç.
 
Endülüs aşk demek, Endülüs medeniyet. Kaynağını, gücünü aşktan alan, insanlığın ulaştığı müstesna bir medeniyetin zirvesi. İber yarımadasında, bugünkü İspanya ve Portekiz’i içine alan bölge’de Müslümanların kurduğu yüksek bir medeniyetin adı. Endülüs gerçek bir zirve...

İfratla tefrit arasındaki insanoğlu İslâm’la müşerref olduktan sonra aydınlandı. Bu aydınlık, dalga dalga dünyaya yayıldı. Endülüs, ilimde, sanatta, edebiyatta, felsefede olağan üstü bir yerde. Bugün bile ışığını görebilecek, seviyesini anlayabilecek durumda değiliz. Her ırk, dil, din ve cinsteki insanın ulaştığı sınırsız hürriyetin beşiği. Herkes birbirine saygılı; tabir caizse kurtla kuzu yan yana. Konuşuyor, tartışıyor, üretiyor, yazıyor, çiziyor; eser meydana getiriyor. Hoşgörünün ve daha birçok şeyin zirvesi...

O zirve bize neden uzak? Neyi unuttuk, yahut hatırlamak istemiyoruz? Gemileri yaktıran o müthiş kumandanı, Tarık Bin Ziyad’ın hatırası hâlâ hafızalarımızda tazeliğini korurken? Nedendir Endülüs’ün ülkemizde pek bilinmemesi? Önümüze çekilen perdeler mi, yoksa hatırlamak istemediğimiz faciaları unutmak için biz mi sırtımızı döndük ona? Hâlbuki yönümüz hep batıya idi...

Endülüs sayesinde ilim, sanat, felsefe ve sanatla tanışmıştı Avrupa...

Ama her şeyin bir zevali ve sınırı var. Hoşgörünün de. Güçlü iken takip etmeniz gereken siyaset hoşgörü değil! Ancak zayıflar hoşgörüden istifade eder. Endülüs, gücünün zirvesinde ve bunları aklına bile getirmiyor. Gün gelip devran dönünce bu hoşgörünün cezasını çekecek. Tıpkı Bosna gibi. Milyonlarca Müslüman öldürülecek, yok edilecek, binlercesinin ırzına geçilecek, milyonlarcası zorla Hıristiyan yapılacak. Binlerce Müslüman ve Yahudi Büyük Osmanlı’ya sığınarak canını kurtarabilecek. 

Endülüs zulmün son kertesi.  Endülüs kıpkızıl bir kan deryası. Endülüs Engizisyon. Endülüs vahşet. Endülüs, hani şu sakız gibi çiğnenen o kelimenin, soykırımın daniskası. Dünya dünya olalı böyle bir vahşet yaşamadı. İnşallah yaşamayacak da...

Endülüs’te İslâm var. Endülüsler, Osmanlı; Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler var. 

Endülüs’te aşk var.
Endülüs estetik...
Endülüs felsefe...
Endülüs tasavvuf...
Endülüs, sanat, edebiyat, şiir demek... Ve özellikle mimari; şehirler, saraylar, bahçeler, camiler demek. O bahçeler ki on asır öncesinde, daha elektrik icat edilmemişken gündüz gibi aydınlatılmıştı...

Endülüs, yüksek bir medeniyete hasretin adı.
Endülüs hazin bir hikâye. Acı hatıralarından dolayı unutmak istediğimiz bir roman külliyatı... 
Endülüs, Müslümanların kendisine yapılanları unutma saflığının en açık belgesi.

Endülüs’te hazin hikâyeler var. Yazılmamış destanlar var.

Endülüs, Üzülme! Dünya Durdukça Hatırlanacaksın!

İşte yüzyıllardır ihmal edilmiş, usta kalemlerce yazılmayı bekleyen Endülüs’ün yazılmamış destanlarından biri yazıldı. Mine Sultan Ünver[1], “Hilalin İki Ucu/Osmanlı Endülüs’te” adlı romanını yazdı.[2] Artık Endülüs bize o kadar da uzak değil. Hilal’in İki İcu’nda her yönüyle Endülüs var. Mine Sultan Ünver, son romanında, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Endülüs Müslümanlarıyla temasa geçerek Hilal’in iki ucunu, Müslümanları birleştirme amacıyla İber yarımadasına, İspanya’ya gönderdiği kahramanların çarpıcı hikâyesini anlatıyor. Hem de muhteşem bir üslupla. Ciddi bir araştırma sonunda müthiş bir duygu seli ile yazılmış bu roman.

Üzerinde durulması gereken önemli bir husus var, o da şudur: Tarihin zaferlerle dolu şanlı sayfaları yazmak kolaydır. Zor olan, mağlubiyetlerin, büyük acıların, göçlerin yaşandığı dönemleri yazmaktır. Endülüs tarihte böyle bir karanlık sayfadır. Balkan Savaşları ve Felaketi böyledir. Karanlık bir dönem, kırmadan, dökmeden; ümitsizlik vermeden ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Mine hanım bunu başarmıştır.

Endülüs, bütün ihtişamı ve estetiği ile romanda karşımıza çıkıyor; Deliormanlı Poyraz, Endülüslü Ali Asar, İmam Nasr Fakih, Arslan Bey, Reisü’l-Küttüp Eyüp Efendi, Fatih Sultan Mehmet, Amber, Gerenimo, Pinhan, Serdar Han gibi roman kahramanlarının üzerinden gözümüzde canlandırılıyor. Kitap çok sade ve güzel bir Türkçe ile yazılmış. Her satırında Endülüs’ü yaşıyor insan. Endülüs’ün yıkılışını özetleyen şu ibret dolu satırlar da romandan:

“Abdullah Es-Sağir, Gırnata’nın anahtarını Ferdinand ile İzabel’e teslim edip Fas’a doğru yola çıkarken, İspanyolların ‘Arabın son nefesini verdiği yer’ ya da ‘Gözyaşı Tepesi” dedikleri tepeden son bir kez Gırnata’ya bakıp ağladı. Validesi Aişe o vakit oğluna, ‘Ağla! Ağla! Eğer erkekler gibi mertçe savaşsaydın, şimdi kadınlar gibi ağlamazdın...’ deyince son melik, annesine şöyle karşılık verdi, ‘Ey validem! Bu felaketlerin benim ve halkımın başına gelmesine birinci sebep sen iken şimdi beni ayıplıyorsun. Vallahi evvelce senin böyle söyleyeceğini bilseydim, cesedimi Gırnata toprağında bırakıncaya kadar savaşırdım...’ ”

Osmanlı gibi İslâm medeniyetinin zirvelerinden biri olan Endülüs’ü, Türk İslâm medeniyetini bir daha yıkılmayacak şekilde inşa etmek ve gelecek nesillere bırakmak için yakından tanımamız, düşünmemiz, hayal etmemiz lazım. Hilalin İki Ucu, Endülüs’ün, Güney Türkistan’ın (Afganistan), Arabistan’ın, Irak’ın, Suriye’nin akıbetine uğramamak için ibret dolu sayfalar sunuyor bize.

“Hilal’in İki Ucu” gibi nefis bir roman yazdığı için Mine Sultan Ünver sağ olsun, var olsun. Allah, kalemine yazılmamış nice romanlarımızı yazması için kuvvet versin.

17 Ocak 2013

(Dikkat: Kahramanlardan birinin adı da Arslan!)



[1] Nar-ı Aşk, Sultan’ın Rüyası romanlarının ve Aşk-ı Muhammed (Ekrem Altıntepe ile birlikte) kitabının aynı zamanda minyatür sanatçısı yazarı.
[2] Mine Sultan Ünver, Hilalin İki Ucu, İstanbul, Timaş Yayınevi, 2012, 224 sf.

25 Nisan 2012 Çarşamba

SOYKIRIM VE “TÜRKİYE NEDEN BÖYLE?”


Arslan Küçükyıldız

Bugünlerde soykırımı konuşuyoruz. Türklerin Ermenilere bir soykırım yapmadığını –buna inanmaya hazır ve inandırılmış- kitlelere izah etmeye çalışıyoruz. 24 Nisan’ın soykırım günü olmadığını, 24 Nisan’ın isyancı Ermeni komitecilerinin tutuklanmalarının yıldönümü olmaktan başka bir mana taşımadığını bilmezden gelenlere -boşu boşuna- anlatmaya çabalıyoruz. Milletimizin asla soykırım yapmadığını, tabiatı icabı yapamayacağını söylemeye çalışıyoruz. Bunun tam tersine Ermeni komitecilerinin Türklere yaptığının asıl soykırım olduğunu, iki milyona yakın Türk’ü ırzına geçerek, yakarak, kesip doğrayarak öldürdüğünü ise anlatmıyor, anlatamıyoruz.

Balkanlarda çıkan isyanlar sonucu çıkan Balkan Savaşından sonra bir milyona yakın Türk’ün toplu olarak soykırıma ve göçe tabi tutulduklarını, Ermeni komitecilerinin erkekleri savaşta olan Türk yerleşim yerlerinde iki milyon Türkü boğazladıklarını arşiv belgeleriyle biliyoruz. Dünya da biliyor ama görmezden geliyor. Çünkü soykırımcıların arkasında Batı var.

Batı, sadece insanımızı telef etmek üzere düşündüğü soykırımlarla yetinmiyor. Soykırımın her türlüsünü o tarihlerden bugüne sürekli üzerimizde uyguluyor ve Türkiye’yi kobay olarak kullanıyor. Etnik soykırım, siyasi soykırım, ekonomik soykırım, kültürel soykırım, eğitim yoluyla, sağlık, gıda yoluyla soykırım... Bunların her biri için ciltler dolusu kitap yazılsa yeridir. Soykırımların en tehlikelisi de Kültürel Soykırım’dır.

Kültürel Soykırım’ın oluşturulabilmesi için zemin gerekir. Bu zemin eğitim sistemidir. Her üç beş yılda değiştirilen ve yabancı uzmanlarca gerçekleştirilen reformlarla(!) Eğitim Sistemimiz iğdiş edilmiş ve kendine, milletine yabancı nesiller ortaya çıkmıştır. Bu eğitim, eğitim dışındaki araçlarla; radyo, televizyon ve gazetelerle, reklamlarla desteklenmiş ve kendi kültüründen utanan, iğrenen, yabancı kültürleri seven bir nesil meydana gelmiştir. Türkiye’de asıl kavga kendi kültürüne sahip çıkmaya çalışanlarla, başkalarının kültürlerini yaymaya çalışanlar arasında olmalı iken, Sağ-Sol, Alevî-Sünnî, Türk Kürt gibi suni konularla kamuoyu uyutulmaktadır. Bu arada Kültür Emperyalizmi yapacağını yapmakta; Türkiye’de Türklere Kültürel Soykırım uygulanmaktadır.

Bugün Türkiye’de Türk Kültürü gariptir, kimsesizdir. Türk milletinin menfaati için çalışan kişiler, kurumlar, yayın organları sahipsizdir. Yabancı kültürlerle ilgili faaliyetler boy boy öne çıkarılırken Türk Kültürü ile ilgili önemli bir çalışma bile basın yayın organlarında yer bulamaz durumdadır. Sokaklarımız yabancı ülkelerin sokakları gibidir. Türk Kültürünün ayırıcı vasıfları kaybolmuştur. Gençlerin kulaklarında artık Türk Müziği yoktur. Okudukları kitaplar –okuyan kaldıysa- ithal kitaplardır. Yollar, Türk Kültüründen habersiz, başıboş dolaşan gençlerle dolu. Eğitebildiğimiz nesiller ise çeşitli adlar altındaki burslar ve kısa-uzun dönem eğitimlerle yabancılara peşkeş çekilmektedir. Mezun edip göreve getireceğimiz kaymakam, hâkim ve savcılarımızı son kontrolleri yapılsın diye kendi elimiz ve paramızla emperyalistlerin kucağına atar olduk. Kanayan bütün yaralarımızı açılım adı altında bizzat bize kanattırıyorlar. Bölünmenin, parçalanmamın eşiğine geldik. Asıl önemlisi de bütün bunlar genç nesillerin umurunda bile değildir Yani Kültürel Soykırım tamamlanmış gibi gözüküyor.

“Türkiye bu durumdan nasıl kurtulur?” sorusunu sormamız gereken bir zamandayız. Ya şimdi bu soruyu sorarız, yahut sormaya hiç fırsatımız olmayacaktır. Ancak bu soruyu sormadan evvel hastalığımızı teşhis etmemiz gerekiyor. Oysa “Türkiye Neden Böyle?” sorusu henüz cevabını bulmamıştır. Bugünkü hastalıklarımızın ne olduğunu ve nasıl tedavi edebileceğimizi bilmemiz için tarihten beri gerilememizin sebeplerini öğrenmemiz lazımdır. “Bu konuda yüzlerce eser bulunuyor, bugün bu konuları konuşanlar da var! Hangisine bakalım?” diyebilirsiniz. Bugüne kadar bu konuda yapılmış en derli toplu çalışmalardan biri olan Ali Yürük’ün hazırladığı “Türkiye Neden Böyle?” adlı kitabı dikkatlerinize sunmak istiyorum. Sarkaç Yayınları’nca 2012’de yayınlanan bu kitap üzerinde önemle durulması gereken ve her seviyeden -özellikle lise ve üniversite seviyesindeki- okuyuculara sunulmuş derli toplu bir çalışmadır.

Ali Yürük, pek çok soruyu da içinde barındıran bu soruyu sormuş ve kitabına da başlık yapmış. Beynimizi meşgul eden şu soruların teşhisleri kitapta yer almıştır: İnsan Nedir? Kültür Nedir? Din Nedir? Yahudilik, Hıristiyanlık, Batı kültürü, Batılılaşmak Nedir? İslam Ülkeleri Niye Geri Kaldı? Osmanlı Neden Yıkıldı? Millet Nedir? Devlet Nedir? Bağımsızlık Nedir? Bugünkü Batı, Bugünkü Türkiye ve Ne Yapmak Lazım? Ayrıca bu çok özet teşhislerini anlaşılır, akıcı nefis bir üslupla ortaya koymuştur.

Ali Yürük esasen bir Tiyatro uzmanı. Üstadı da diyebiliriz. Ama ilgisi tiyatroyla sınırlı kalmamış. Oyunları, Tiyatronun perde arkasını anlattığı incelemesi, araştırmaları, romanı ve hikâye kitapları var. Otuz yıl TRT’de Yayın Denetleme Kurulu’nda çalıştı. Kitapları; Türkiye Neden Böyle?, Batı Masası, Beşiktaşlı Gonca, Çatallıköy, Fırıldak Fahri, Ödünçlü Dünya, Tiyatronun Perde Arkası, Türkmen Düğünü’dür. Yazdığı Türkmen Düğünü ve Çatallı Köy gibi oyunlar ve Tiyatronun Perde Arkası adlı kitabı Türk Tiyatro Edebiyatı için çok önemli eserlerdir. Fırıldak Fahri ve Ödünçlü Dünya yaşanmış hikâyeleri ve halk hikâyelerinden oluşmuştur. Yazdığı oyunların yıllarca oynatılmaması, Türk kamuoyundan uzak tutulması için yapılan çalışmalar, onu kültürün diğer alanlarıyla yakından ilgilenmeye mecbur etmiştir. Böylece biz de Türkiye’nin üzerinde oynanan oyunların bir kısmını, nefis Türkçesiyle onun kaleminden öğrenme fırsatını bulmuş olduk. 

Yetmiş iki yaşındaki aksakalımız, ağabeyimiz Ali Yürük’ün “Türkiye Neden Böyle?” kitabının, merhum Ali Fuat Başgil Hoca’nın “Gençlerle Baş başa” kitabı gibi gençlerin başucu kitaplarından biri olmasını arzu ederdim. Çünkü biz 1980’li yıllarda bu kitabın ilk baskılarını okumuş ve çok istifade etmiştik. 14. baskısından da inşallah günümüz gençleri yararlanırlar. Sarkaç Yayınları, kitabın satmadığı, okunmadığı bir dönemde, bir kültür hizmeti olarak Ali Yürük’ün bütün kitaplarını topluca basarak çok büyük bir kültür hizmeti vermiştir. Türk’ün ocağının tüttüğü her yerde onun kitaplarından oluşan serinin mutlaka bulundurulmasını tavsiye ediyorum.


KİTÂB-I ÖKÜZ
-Öküz Şakaları-

Arslan KÜÇÜKYILDIZ

Ömrümün baharında ve sonrasında her türden öküzü tanıma fırsatı bulmuştum…
Evet, yazarın bu tespitine Türkiye’de yaşayan herkes “ben de” diyerek katılacaktır.  Çünkü “öküzler” bizim için çok tanıdıktırlar. Daha doğumumuzdan başlayarak, ölümümüze kadar öküzlerle ilgili pek çok şey dinleyip, pek çok şeye tanık oluyoruz. Adeta “öküz” etrafında bir edebiyat hazinesi oluşmuş bulunuyor. Öküzlerle ilgili yüzlerce şaka, masal, hikâye, şiir, menkıbe, atasözü ve ninni hayatımızı kuşatıyor.

Arslan KÜÇÜKYILDIZ, “KİTÂB-I ÖKÜZ -Öküz Şakaları-” isimli bu eserde sadece “öküz” etrafında oluşan ve hayatımızı kuşatan “şakaları” topladı, bizlere sundu. “Öküz Bilgisine Giriş” mahiyetinde bu kitap ortaya çıktı.

Kitapta yer alan “öküzlerle” ilgili şakalar eğlence sebebiyle kitaba alınmış değildir. Şüphesiz, bu da okuyucu için bir faydadır. Ancak hedeflenen, bütün bu şakaların altında yatan ve zekice gizlenmiş bulunan mesajları kitlelerle buluşturmaktır.

Ayrıca bu kitapta hiçbir “öküze” hususi bir maksatla yer verilmemiştir. Yazarın bütün çabası hazine değerindeki bu bilgilerin yok olup gitmemesidir.*

24 Nisan 2012 Salı



“Yuvadan Uçurulanlar”; Büyük Felaket, Göç Yılları ve Nazmi Şimşek’in Hikâyeleri
Arslan Küçükyıldız

1915’te isyan eden Ermenilerin tehcir edilmesine, Ermeniler “Büyük Felaket (Mec Eġen)” derler. Sebebi bu kavramı “Ermeni Soykırımı” kavramından da önemli görerek dünyaya yaymaya çalışmalarıdır. Çünkü soykırım kavramını büyük felaket kavramından daha zayıf görmüşlerdir. “Türkler bize soykırım yaptı ama soykırımdan daha büyük felaketler yaşattılar!” demek istemektedirler. Tabii bunu söylerken Ermeni Komitacılarının (devlet Arşivleri’nde köy köy, kasaba kasaba, isim isim belgeli) soykırıma tabi tuttukları, ırzına geçtikleri diri diri gömdükleri iki milyon Müslüman’ı dünya kamuoyunun gözünden saklamış olmaktadırlar. Bunu başarmışlardır. Her milletin kendi politikalarına göre propaganda yapması tabiidir. Peki, Türkler neden yaşadıkları felaketleri unutuyorlar? Bunları dillendirmeleri gereken zaman ve yerde susuyorlar. Bunun psikolojisini, sosyolojisini bir yana bırakarak şunu söylemek istiyorum: Türkler, şer güçlerin elbirliğiyle Rasonyi’nin dediği, “Tehlike karşısında uyuyan, tehlike geçtikten, düşmanlarını yok ettikten sonra tekrar uykuya dalan arslan” bir millet olmaktan çıkarılıp “Tehlike geldikten sonra da uyumaya devam eden bir kedi” konumuna düşürülmek isteniyor. Bunda maalesef büyük çapta başarılı olmuşlardır.

Bu yıl Balkan Felaketi ve Balkan Göçlerinin 100. yılını idrak ediyoruz. 8 Ekim 1912’de başlayan savaşı sonucu 550 yıllık Türk Yurdu Rumeli’yi kaybettik. Justin McCarty’nin “Ölüm ve Sürgün” kitabında belirttiğine göre; bu savaşlarda evlerini barklarını bırakarak yollara düşen Türklerden 413.000’i Osmanlı Devleti bölgelerine ulaşabildi. 1911’de Balkanlarda 2.315.293 Müslüman yaşıyordu. Kalan Müslüman nüfus 870.1145 idi. 413.000’i göç ettiğine göre 632.408 sivil imha edildi. 1912’de yaşanan bu felaket belki de Türk Tarihi’nin en büyük felaketidir. Milletimiz büyüklük göstererek bu felaketi unutmaya çalışmış, hiç yaşanmamış gibi yoluna devam etmiştir.

Hâlbuki o yıllar, milyonlarca Türk ve Müslüman’ın katledildiği, büyük acılar yaşadığı, yerini yurdunu terk edip yollara yayan yapıldak düştüğü, çocuklarını yollarda sele, çamura, hastalığa terk ettiği, açlıkla boğuştuğu yıllardı. Türk’ten gayrısı Türk’ün devletini kemirdiği yetmiyormuş gibi kendi devletini kurmak için ecnebilerin eteğine sarılıp Osmanlıya ihanetle meşguldü. Komitacı Ermeniler erkekleri savaşta olan köyleri basıp yakıp yıkıyor, ırza geçiyor, taş üstünde taş bırakmıyordu. Aydınlarımızın uyuduğu o yıllarda “Peki bu perişan haldeki Türk Milleti ne olacak?” sorusu 190 Tıbbiyeli genç tarafından sorulmuş, nihayetinde Türk Ocakları kurulmuştu. Türk Ocakları’nın kuruluş sebeplerinden biri de hiç şüphesiz Balkanlarda, Arabistan’da yaşanan isyanlar ve yaşanan acılardır. Aynı tarihlerde Osmanlı sadece Balkanlarda değil, bütün cephelerde savaşıyor, kahramanca savaştığı halde peş peşe savaşları kaybediyor, ihanetlerle boğuşuyordu. Ermeniler ayaklanmıştı. Yakıp yıkıyor, ırza geçiyor toplu katliamlar yapıyordu. Köylerde yaşlı ve sakatların dışında erkek kalmamıştı. Asker kaçkınları çeteler kuruyor, genç kızları dağa kaldırıyordu. Ülkenin dört tarafında, düşman çizmesinden, Ermeni komitacılarından kaçan ahali, tıpkı Balkan Bozgunundan kaçanların yaptığı gibi akın akın Payitaht’a; İstanbul’a veya iç bölgelere kaçıyordu. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar büyük göç ve getirdiği acılar yaşanmamıştı. Sadece Osmanlı sınırları Türk ve Müslümanlar değil, komşu devletlerdeki, Kafkaslardaki Müslümanlar, Kırım’daki Türkler de Osmanlıya sığınmak için göç ediyordu.

Bu yıl bu en büyük göçün 100. yılı. Eğer Türk Milleti’nin her şeyine yabancı bir zihniyet mevcut olmasa idi bu büyük felaket en ince ayrıntılarına kadar ortaya serilir, milletin hafızası tazelenirdi. Bu konuda henüz ciddi bir çalışma yoktur. Millet, âlicenaplığından unutmak istemiş veya unutmuş olabilir. Peki, aydınlara ne oluyor? Onlar neden bu büyük felaketi göz ardı ediyor? Sanatçılar; müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, şairler, romancılar, hikâyeciler, senaristler nerede? Neden yazmıyor, çizmiyorlar?

1993’te Bakü’de Bahtiyar Vahapzade’ye Karabağ Hadiseleri ve Hocalı Soykırımının edebiyata aktarılıp aktarılamadığını sorduğumda bana “Aydınlarımızın yazmaya ele varmıyor” demişti. Hadiseler çok yeni idi, cenazeler gelmeye devam ediyordu. Azerbaycan’lı şair ve yazarların yazamaması acısı çok yeni felaketler için tabii karşılanabilir ama aradan 100 yıl geçtiği halde Ömer Seyfettin’in bazı hikâyeleri, Refik Halit’in “Gözyaşı” hikâyesi, Yılmaz Gürbüz’ün “Balkan Acısı” gibi birkaç istisna çalışma hariç Balkan Felâketi neden yazılamadı? Ermenilerin katlettiği 2.000.000 Müslüman Türk’ün yaşadığı dramlar unutturuldu? Bu sorulara cevap bulunabilmiş değildir.

Edebiyatımızın elini çektiği bu alanda çok sevindirici bir kitap yayınlandı. Nazmi Şimşek, yakınlarından dinlediği, tarihe tanıklık eden hikâyeleri kaleme aldı. Asil Yayın Dağıtımce “Yuvadan Uçurulanlar” yayınlandı. Dönemi yaşanmış hikâyelerle anlatan bu eser tabii olarak büyük ilgi gördü. Türk Ocakları Sanat Edebiyat Kurulu, Kuşlukta Yazarlar adlı haftalık toplantılarında 18 Nisan 2012 günü eğitimci Nazmi Şimşek’in “Yuvadan Uçurulanlar” adlı hikâye kitabını değerlendirdi. Yazarın konuk edildiği toplantıda Balkan Felaketi, savaşlar, Ermenilerin Türk Soykırımları sonrasında Türkiye’de yaşanan acıların dile getirildiği hikâyelerden oluşan kitap, yazarı dinlenildikten sonra çeşitli yönleriyle ele alındı.

Nazmi Şimşek bir eğitimci. Eğitimle ilgili birçok kitabı var. “Benimle birlikte unutulup gitmesin” diye göç ve felaket yıllarını kaleme almış. “Yuvadan Uçurulanlar” ikinci hikâye kitabı. İlk hikâye kitabı “Çığlık” ile de zamanına tanıklık etmiş. “Yuvadan Uçurulanlar” kitabında şimdiye kadar çoktan didik didik edilmesi gereken, ancak pek ele alınmayan çok önemli konuları hikâyeleştirmiş. Beynimizi kemiren sorulara ışık tutmuş. Bunlar;

  1. Türklerle Ermeniler can ciğer komşu iken ne oldu da bu ilişkiler düşmanlığa dönüştü?
  2. Ermeni çocuklarıyla Türkler hangi durumlarda evlendi?
  3. Düşmandan kaçmak için çoluk çocuk, yayan yapıldak yollara düşenlerin taşıyamadıkları yaşlılara ne oldu?
  4. On dört yıl evinden, eşinden ayrılıp cepheye giden ve köyüne şehit düştü haberi gelenlerin ailelerinin, şehit eşini küçük kardeşe nikâhladıklarını duymuştuk. Bir gün sağ salim çıkıp geldiğinde neler yaşandı?
  5. Türkiye’den rızasıyla, rızasız Yunanistan’a göç edenleri biliyoruz. Peki, Yunanistan’dan, Selanik’ten gemilere sıkış tıkış doluşup Türkiye’ye gelen muhacirler bu zorunlu göç sırasında neler yaşadı?
benzeri sorulardır.

Şair ve yazarları haykırmayan, millete neler yaşandığını hatırlatmayan, acılarını anlatmayan milletlerin uzun ömürlü olamayacağını biliyoruz. Bu yüzden Türk Milleti’ni ilgilendiren her konuda, eli kalem tutan herkesin yazmasını, bunları demleyip, iyi bir süzgeçten geçirdikten sonra dikkatli yayınevlerine vermelerini, yayınevlerimizin de gelen kitapları çok daha dikkatli bir şekilde imla hataları dâhil, hatasız yayınlamalarını beklemek hakkımız değil mi?

Yazarın kitabı belki birçok yönüyle eleştirilebilir. Eleştirilmelidir. Yazarların kendilerinin göremedikleri dil ve imlâ yanlışları olabilir. Ama bunlar önemli değildir. Önemli olan bunların olabileceğini yazarın ve yayınevinin bilmesi tedbirli olmasıdır. Eleştirmenler çıkar bunları söylerler. Daha güzel hikâyeler, romanlar yazması için bu yazar ve yolundan gidecekler için çok gerekli bir can suyudur. Eleştiriye muhtacız. Ancak Şahin’in “Yuvadan Uçurulanlar” kitabı, her şeyden önce övgüyü hak ediyor. Nazmi Şahin’i alile büyüklerinden dinlediklerini “unutulmasın diye” bize kazandırdığı için, yukarıdaki can alıcı soruları çözümlememize yardımcı olacak olan meseleleri, edebî bir üslupla kaleme aldığı için ve mütevazı davranıp “Ben hikâyeci değilim ama...” diyerek hikâyelerini (her yönüyle didiklemeye hazır bir heyet huzurunda) değerlendirmeye açtığı için yürekten kutluyorum. Bu kitap dağıtım ağı kuvvetli bir yayınevi tarafından, daha estetik ölçülerle yayınlandığında kamuoyundan çok daha büyük ilgi görecektir düşüncesindeyim. Ancak neyleyelim ki Türk Milleti ve onun dertleriyle hemdert olanlar sahipsizdir, yazarlarımız, yayınevlerimiz kendi yağlarıyla kavrulmak zorunda kalıyorlar. Mademki millet sahipsizdir, iş başa düşmüştür. Bu görev hepimizindir.

Nazmi Şimşek üzerine düşeni yapmıştır ve gördüğümüz kadarıyla yapmaya da devam edecektir. Derlediği göç hikâyelerini kayıtlara geçirmiştir. Darısı bize. Benim de göç hikâyelerim var, roman hacminde notlarım var, anıları topladım diyenler bunları yayınlamak için kollarını sıvamalıdır. Sözüm eli kalem tutup da yazmayanlaradır. Sordum, imkânlarının kısıtlı olması sebebiyle bir roman, hikâye, anı ve senaryo yarışması açamadıklarını biliyorum ama bu konuda Türk Ocaklarının elinden gelen her desteği vereceğine inanıyorum. Kendi adıma Nazmi Şimşek Beyi, yazdıklarını takip etmeye çalışacağım.

Nazmi Şimşek’in “Yuvadan Uçurulanlar” kitabını Asil Yayın Dağıtım’dan (Tel: +90.312.2302880 veya 81) temin ederek okumanızı, düşünmenizi ve sizdekileri “sizinle birlikte yok olmasın diye” yazmanızı, salık veririm.