12 Nisan 2012 Perşembe

Güney Türkistanlı Şair Ergeş Uçkun'un basılmamış şiirleri, makaleleri, mektupları ve hakkında yazılan yazılardan oluşan "Çapandaz" adlı kitabım Avrasya Yazarlar Birliği Bengü Yayınlarınca yayınlandı. Kitapla ilgili eleştirilerinizi bekler, bu vesileyle saygılarımı sunarım.


Çapandaz kitabı ile ilgili iletişim adresleri:
Avrasya Yazarlar Birliği
Hacettepe Mahallesi Hamamönü Sokak No: 24 Altındağ ANKARA Türkiye
http://www.benguyayincilik.com/
E posta: bilgi@ayb.org.tr
Tel: +90 (312) 311 70 52
Faks: +90 (312) 311 70 32

16 Ocak 2012 Pazartesi

Çelebi'nin Doğumu / Beyza Küçükyıldız


Beyza Küçükyıldız 17 Ağustos 1998 yılında Ankara’da doğdu. İlk öğrenimine Hacı Mustafa Tarman İlköğretim Okulu’nda başladı. Gazi Anadolu Lisesi 2. sınıf öğrencisi olarak eğitimine devam etmektedir. Beyza Küçükyıldız, iki çocuklu bir ailenin ikinci çocuğudur. Annesi öğretmen olup eğitimi ile yakından ilgilenmektedir. Babası sanatla ilgilenmesinde rol oynamıştır. Ablası da resme meraklı olduğu için resim yapmaya yönelmiştir. Boş vakitlerinde moda resimleri yapmayı, kitap okumayı ve müzik dinlemeyi sever. Yayınlanmamış kısa hikâyeleri bulunmaktadır. Bu hikâye onun 7. sınıfta yazdığı ilk uzun hikâyesidir.


ÇELEBİ'NİN DOĞUMU


 
Size bir hikaye anlatmamı bekliyorsunuz. “Çelebi’nin Doğumu” başlığını okuyunca da nasıl bir hikaye anlatacağımı çıkaramadınız. Bu doğum başka doğum! Durun anlatıyorum işte, sabırsızlanmayın.

Geçenlerde bir gün, babam elinde kocaman bir paketle eve geldi. Annem, ablam, ben merak ettik. Babam, paketin içinde kitap olduğunu söyledi. Merakımız daha da arttı. Ne kitabıydı acaba? Annem: “Her zamanki gibi kitap getirmiş işte...” diyerek mutfaktaki işine döndü. Babamın kitap merakına, yanında daima kitap bulundurmasına, bize hediye olarak kitap getirmesine kızardı. O gün de öyle oldu. “Kitap yerine bir gün de çiçek alsa olmaz mı?” diye söyleniyordu.

Ablamla ben kitapların ne kitabı olduğunu öğrenmek istiyorduk. Hemen babamın elindeki pakete sarıldık. Babam “Durun acele etmeyin” demeye kalmadı, biz paketi açmıştık bile. Ne bulmayı düşünmüştük bilmiyorum, ama ikimiz de çok şaşırmıştık. Çünkü paketin içinden “Evliya Çelebi Seyahatnamesi” çıktı. (Babam buna “Külliyat” diyor.) Kitapların üzerinde 1. cilt, 1. bölüm; 1. cilt, 2. bölüm gibi notlar vardı. Tamamı 14 kitaptı. Babam yavaş yavaş anlattı: Şimdilik yayınevi; 10 ciltlik eserin 7 cildini ikişer kitap halinde yayınlamış. Daha sonra 8, 9 ve 10. ciltlerini de yayınlayacakmış. Biz de o zaman Seyahatname’nin tamamına sahip olacakmışız.
Ablam ve ben merak etmiştik; acaba bu kadar çok büyük bir kitap yazan Evliya Çelebi nasıl bir insandı? Neler yazmıştı? Nasıl yazmıştı? Babam bu kitapları hangi amaçla getirmişti? Babam, üst üste sorduğumuz sorular üzerine:
“Çocuklar üstüme gelmeyin, daha elbisemi bile çıkarmadım. Karnım acıktı. Bunları yemekten sonra konuşuruz.” dedi.
Biz de çaresiz, ödevlerimize döndük. Gerçi Evliya Çelebi’yi duymuştuk; büyük bir seyyah(gezgin) olduğunu biliyorduk ama o kadardı bilgimiz.
Yemekten sonra, televizyonda bir haber veya tartışma programını seyretmeye başlamadan babamın etrafını çevirdik. O da çayını yudumlarken anlatmaya başladı:
“Çocuklar, bu sene Evliya Çelebi’nin doğumunun 400. yılı. Onun dünyanın en tanınmış seyyahı olduğunu biliyorsunuz. İşte biz, arkadaşlarımızla bir faaliyet düzenledik. Evliya Çelebi’nin 400. Doğum Yılı anısına onun 50 yılda gezdiği, gördüğü; anlattığı yerlere 50 gezgin yazarımızı gönderip bugünün gözüyle Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ni yeniden yazdıracağız. Onun için bu kitapları aldım. Üzerinde çalışıp, aldığım notları yazarlarımızla paylaşacağım.” dedi. Söylemeyi unuttum; babamın kurucularından biri olduğu Avrasya Yazarlar Birliği, Evliya Çelebi Yılı Kutlamaları’na böyle bir faaliyetle katılacakmış.
Babamdan Evliya Çelebi’yi biraz anlatmasını istedim. Hangi dönemde yaşadığını, nereleri gezdiğini sordum. 50 yıl durmadan gezmiş miydi gerçekten? Gezdim dediği yerlerin hepsini gezebilmiş miydi? Anlattıkları gerçek miydi? Aklıma takılan soruları soruyordum.
Babamın anlattıklarından, önce Evliya Çelebi’nin nasıl bir seyyah olduğunu öğrendim. Bir gece rüyasında kendisini bir camide peygamberimiz ve arkadaşlarının arasında görmüş. Ondan “Şefaat” isteyeceği yerde, heyecanlanıp “Seyahat” istemiş ve böylece seyyah olmuş. Önce yaşadığı kent olan İstanbul’u, adım adım gezip, gördüklerini yazmış. Daha sonra Bursa, Trabzon, Erzurum gibi o günkü Türk Devleti olan Osmanlı Devleti sınırları içindeki şehirleri, yerleri, insanları yazmış. Görevli olarak gittiği yabancı ülkeleri, gezme amacıyla gittiği memleketleri yazmış. Hem öyle güzel yazmış ki okuyanlar ellerinden bırakamıyorlarmış. Tabi Evliya Çelebi bu gezilerini yaparken çok zorluklar çekmiş. Karadeniz’de bindiği gemi batmış. Haramilerin eline düşmüş. Buna benzer birçok zorluklarla karşılaşmış.
Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi’ni babam anlattıkça bende de bir gezi yazarı olma isteği uyandı. Ben de onun gibi tanınan bir seyyah olmayı düşündüm.
Hoş sohbet, şakacı, güldürmeyi bilen bir adammış. Bu yüzden anlattıklarına biraz da abartı katarmış. Nasıl mı? Meselâ Erzurum’un soğuğunu şöyle anlatmış:
“Erzurum o kadar soğuktur ki, kışın damdan dama(çatıdan çatıya) atlarken bir kedi donmuş, havada kalmış. Bahar gelince, buzlar eriyince düşmüş, gitmiş.”
Peki, Evliya Çelebi nasıl olmuş da dünyanın en tanınmış seyyahlarından biri olmuş?
Evliya Çelebi’nin çok güçlü bir gözlem yeteneği ve çok güçlü bir hafızası varmış. Bu yüzden en küçük ayrıntıları bile yazmış.
Gittiği yerlerin özelliklerini, önemli kişilerini, nasıl yönetildiğini, binalarını, yapılarını, camilerini, türbelerini, kiliselerini, medreselerini, köprülerini, saraylarını, hanlarını, hamamlarını, dükkanlarını, çarşılarını, ziyaret yerlerini, yemeklerini, meyvelerini, sebzelerini, adetlerini, giyim-kuşamlarını, tuhaflıklarını, güzelliklerini, madenlerini, zenginliklerini, eğlencelerini, kullandıkları dillerini, kelimelerini... Aklınıza ne gelirse yazmış.
Babama “ Ben de Evliya Çelebi gibi seyyah olup bir seyahatname yazmak istiyorum.” dedim. O da bana, “Tamam, olur.” dedi. Önce yakın çevremden başlayarak, semtimizi, etrafımızdaki mahalleleri, şehrimizi ve Türkiye’nin diğer şehirlerini yazmaya başlarsam, ben de bir Evliya Çelebi olabilirmişim.
“Belki yabancı ülkelere bile gidip oraları tanıtan gezi yazıları yazabilirsin.” dedi babam.
Şimdi oturduğumuz apartmanı inceliyorum. Bir yandan insanlarımızla, binamızla ilgili notlar alıyor, bir yandan da daha sonra neleri yazacağımı düşünüyorum. Yaşadığımız evin bulunduğu siteyi yazdıktan sonra Antares’i, okulumuzu ve Etlik semtini yazmak istiyorum. Daha sonra eski Ankara evlerinin bulunduğu Hamamönü semtini yazmayı düşünüyorum. Bir keresinde oraya gitmiştik, çok hoşlanmıştım.
Bu arada gezi yazıları yazmış olan yazarları okumak istiyorum. Babam bizim yaşımıza hitaben yazılmış Evliya Çelebi’nin Maceraları’ndan başlamamı tavsiye etti. Sonra yine tanınmış seyyahlardan Marko Polo’nun Seyahatnamesi’ni okumalıymışım. İbn-i Batuda da önemli bir seyyahmış. “Günümüzde,” dedi babam ve ekledi “o kadar çok gezi kitabı yazarı var ki. Artık çok güzel seyahatnameler yazılmıyor!”
İşte bu noktada babama katılmıyorum. Ben ilerde büyük bir gezi yazarı olup, çok güzel bir seyahatname yazacağım. Kimsenin görmediği yerleri gezip, anlatılmayan şeyleri anlatacağım.
Peki arkadaşlar, sizce ben, Evliya Çelebi gibi dünyaca tanınan bir seyyah olabilir miyim, ne dersiniz?

14 Kasım 2011 Pazartesi

Pîr-i Türkistan’ın izinde -Ahmed Yesevî Yolu İle İlgili Çok Önemli Bir Kitap-

Alplık, Erenlik, Alperenlik, Ülkücülük... Bu kavramlar Türkiye’de oldukça yaygın kullanılan kavramlar. Hoca Ahmed Yesevî ismi de öyle. Çok farklı kesimlerce sık sık kullanıldığı halde pek bilinmeyen, tanınmayan bu isimler, çeşitli vesilelerle yeniden gündeme gelmeye başladı. Anlaşılan o ki Türk Milleti’nin bugünlerde buna çok ihtiyacı vardır. Bu cümleden Dr. Hayati Bice tarafından kaleme alınan ve İnsan Yayınlarınca yayınlanmış olan “Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî” kitabından[1] söz etmek istiyorum.

Muhtemelen İslâm öncesinde de tek tanrılı bir dine mensup, hatta bazı uzmanlarca da Müslüman olan, Türklerde yiğitlik, cesaret ve kahramanlık sembolü olan kişilere “Alp” deniliyordu. Bu kavramı, İslâmiyet sonrasında “Veli”nin karşılığı olan “Eren” kavramı ile birleştiren Türkler, hem yiğit ve kahramanlığı, hem de evliyalığı kişinin şahsında bütünleştirip “Alperen” kavramına ulaştılar. Hem bileği kuvvetli, hem yüreği; gönlü kuvvetli insanlardan oluşmuş bir toplum, ideal bir toplum için gerekli görüldü. Bunun için Ocak’lar Alperenler yetiştirdi. Alperen kavramı yüzyıllarca Türk Milletinin başarıdan başarıya koşmasında etkili oldu. Unutulması, Türk Devleti ve milletinin son yüzyıllarda gerilemesine yol açtı. Her şeye rağmen kavram yaşatıldı. O kadar ki son yüzyılda tarih sahnesinde olan ülkücüler bu kavramı benliğinde yaşatma eğitimi aldılar.

Bir insan hem alp, hem eren olabilir mi? Ülkücüler Alperenliğin neresindedir?

Türk Milleti tarihin kaydettiği en cevval millet. Yerinde durmayan, kabına sığmayan bir yapısı var. Türkistan bize dar geldiği için akın akın Anadolu’ya, Balkanlara... gelmişiz. Türk Orduları gittiği her yerde önden giden gazi dervişlerce fetih için hazırlanmış bir meydan buldular. Bu dervişler asıl ordudan önce gelmiş en stratejik mevkilerde dergâhlarını kurmuş, buralarda yaşayan insanların gönüllerini kazanmışlardı.

Arkalarından gelen orduya manevi önderlik yapmakla kalmayan bu gazi dervişler, savaşlara katılıp kahramanlıklar gösteriyor orduya da büyük bir moral veriyorlardı.

Onları kim, niçin göndermişti?

Onları hem madde hem de mana dünyasında bu kadar güçlü kılan neydi? Nasıl bir eğitim almışlardı? Kimler eğitmişti?

Anadolu’nun, Balkanların, Afrika’nın, Arabistan’ın vatan haline getirilmesinde büyük rolleri olan bu gazi dervişlerin Osmanlının gelmiş geçmiş en büyük dünya devleti olmasındaki rolleri neydi?

Türkistan Türklerinin, Rus ve Sovyet emperyalizmi altında yüzlerce yıldır bir esaret hayatı yaşamalarına, kültür soykırımına rağmen, her türlü olumsuzluk altında milli kimliklerini koruyabilmelerinde bu gazi dervişlerin rolü olmuş muydu?

Daha da önemlisi, bugün Anadolu’da sıkışıp kalmış Türkiye Türklerinin, sıkıştırılan Türk Milletinin bu sıkıntılardan kurtulması için, gazi dervişlere, alplara, erenlere, alperenlere, ülkücülere olan ihtiyacı nedir?

Günümüzde de yaklaşık bin yıl öncesinin alperenlerine benzer alperenlere ihtiyacımız var mı? Böyle bir enerji patlamasına tam da ihtiyacımız olduğu günlerde miyiz?

Gönülleri fethederek, fatihlere yolları açan alperenlere dair ne biliyoruz?

Türk Dünyasının en büyük mürşitlerinden, pîrlerin pîri Hoca Ahmed Yesevî kimdir, onun öğrettiği yol nedir?

Bu ve buna benzer soruların cevaplarını bugünlerde okuduğum “Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî” adlı kitapta buldum. Kitabın yazarı, Dr. Hayati Bice. Kendisini milletine adamış biri. Onu otuz yıldan fazla bir süredir tanıyorum. Tanıdığım günden beri Türk Milleti ve Türk Dünyasıyla ilgili heyecanını, gayretini ve enerjisini kaybetmeden çalıştığına yakından şahidim. Onu daha çok Hoca Ahmed Yesevî konusundaki eserleri ve çalışmalarıyla bir otorite olarak tanıyoruz. Hazret Sultan’ın Türbesini tanıtan bir kitabı aktararak yola çıkan ve Ahmed Yesevî üzerine eserler vermeye başlayan Bice, Hazret Sultan Yesevî’nin hikmetlerini uzun bir aradan sonra yeniden gün yüzüne çıkardı. Son olarak da Ahmed Yesevî ile ilgili çalışmalarının bir toplamı olan, ciddi emek vererek hazırladığı ve bu alandaki boşluğu dolduracağını tahmin ettiğim Yesevî’nin hayatını ve yolunu anlattığı “Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî” kitabını yazdı.

Kitabını anlamak için onu biraz daha yakından tanımamız gerekir diye düşünüyorum.

Bice, 1959 Tokat doğumlu, Kafkasya’dan Anadolu’ya göç eden Karaçay Türklerinden. Ömrünü Türk Dünyasına hasretmesinde, büyüklerinden dinlediği göç hikâyelerinin, daha doğrusu faciaların büyük rolü olduğunu düşünüyorum. Çocukluğuna kadar uzanan bu bağlar onu bir Türkistan aşığı yapmış olmalı. Okul yıllarında mensup olduğu hareket Türkistan’la yakından ilgileniyordu ve esir Türk Yurtları’nın bir gün mutlaka hürriyetlerine kavuşacağını söylüyordu. Türkistan’ı, Türk Dünyasını sevmek, yakından tanımak ve zamanla bu alanda uzmanlaşmak onu bir büyük yolculuğa çıkardı. Hoca Ahmed Yesevî ile daha yakından tanışması 1990’da Medine’de oldu. Kendisine “Türkiye’de basın!” diye uzatılan 1901 basımı bir Dîvân-ı Hikmet kitabını aldı. Bunu Türkiye Türkçesiyle yayına hazırlamayı bir görev saydı ve çalışmaya başladı. 1990’larda Türkiye’de Türk Dünyası ile ilgili ilk dergiyi çıkarmak ona nasip oldu. Türkistan’la iç içeydi ama 1994-95’lardan sonra bizzat Türkistan’a gitme ve orada görev yapma imkânı da buldu. Bu görevi onu Türkistan’ın tartışmasız en büyük manevi önderi Pir-i Türkistan Ahmet Yesevî’yi Türkistan’daki etkileriyle birlikte tanımasına vesile oldu. Dönüşünde Yesevi’nin hikmetlerini yayınlamak, Türkistan’daki diğer manevî önderleri, İşaret Taşları’nı bir tanıtmak fırsatını buldu. Bice, bir tıp doktoru ve kendi mesleği ile ilgili eserleri de var. Çok yönlü, renkli bir kişilik; Meselâ, Türk Dünyası Müzikleri’yle ilgisi ise ayrı bir bahis...

Bice, Hoca Ahmet Yesevi ile ilgili yirmibeş yıla varan birikimini bu son kitabında taçlandırmış bulunuyor. Birkaç yıldır yürüttüğü “Divân-ı Hikmet Okumaları” programlarından da bu birikimini dinliyor, biliyorduk ama “Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî” kitabı gerçekten çok önemli. Piri Türkistan Yesevi’nin yolu ile ilgili bilgileri derleyip toparlamış ve Türkistan’in en büyük mürşidini menkıbelerin arasından sıyırarak günümüzde anlaşılabilir ve yaşanabilir hale getirmiş. Bu kitap, günümüzdeki ve gelecekteki bütün Alpların, Alperenlerin ve Ülkücülerin başucu kitabı olmaya aday bir kitaptır.

“Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî” kitabının önemli bir özelliği var: Bana göre iç içe girmiş üç kitaptan oluşuyor. 1. Türklerin İslâmiyet’le tanışmaları ve Türklerin arasında tasavvufun yayılışı. 2. Ahmed Yesevî ve Takipçileri. 3. Ahmed Yesevi Yolu.

Hemen belirteyim ki Hayati Bice’nin yerinde ben olsaydım neredeyse iç içe girmiş bu üç konuyu ayrı ayrı kitaplar halinde yayınlardım. Özellikle Yesevilik yolu ile ilgili bölümün genişletilerek, tasavvufî kavramalar konuya yabancı bir okur için anlaşılacak derecede açıklanarak ayrı bir kitap halinde yayını gerekli görünüyor. Ama bilindiği gibi yayın konusu son derece sıkıntılı bir konu. Yayınevi bunu üç ayrı kitaplık bir seri olarak bassa satamayabilirdi. Onun için tek kitapta toplanmış olmalı. İnsan Yayınevi’ni müşterisi maalesef az olan bir konudaki bu hacimli yayınından dolayı kutluyorum.

Peki, kitapta neler var? Kitabı bu kadar önemli kılan nedir?

Kitabın girişinde Türklerin İslâmiyet’le, tasavvufi akımlarla tanışmaları çok güzel bir özetle hatırlatılıyor. Sonra birinci bölümde Yesevî’nin menkıbevi hayatı incelenmiş ve kendisiyle ilgili bütün menkıbeler bir araya getirilmiş.

Kitabın ikinci bölümünde Yesevi mesajını bugüne ulaştıranlar ve Yesevi Yolu konu edilmiş. Bu bölümün içinde incelenen ve ayrı bir kitap hacmindeki Yeseviye Tarikatı; Yesevilik Yolu konusu fikrimce kitabın en can alıcı bölümü. Bu bölümde Yesevi dervişi olmak isteyen bir kişinin yapması gereken şeyler; ibadet ve zikirler anlatılıyor. Bugünün dünyasında Yesevilik yolundan bir derviş olarak yararlanmak isteyen için gerekli tüm azık kitapta yer almaktadır. Yesevi Yolu’nun yolcusu olmak isteyenler için gereken bilgiler, bizzat Yesevî dervişlerince kaleme alınmış metinlerden yararlanılarak sunulmuş. (Sf. 304-375)

Burada yer alan Erre Zikri konusu tasavvufa ilgi duyanların çok dikkatini çekecektir. Erre Zikri üzerinde önemle durulmuş; çünkü bu zikir menkıbeye göre bizzat Hz. Hızır (a.s) tarafından Yesevi’ye öğretilmiş bir zikir. Yesevilik Yolu’nun Dört Kapısı-Kırk Makâmı bölümünde dervişin oruç ve zikirle çeşitli manevî makamlara ulaşması kaynaklardan naklen anlatılıyor. Teheccüd Namazı ile ilgili bölümdeki Sufi Muhammed Danismend tarafından Hoca Ahmet Yesevi’den yapılan şu nakiller (Sf.334) çok dikkat çekici:
“...Tarîkat, kalp ile amel etmektir. Yani tarikat, gönül ile amel etmektir ve gönül âlemi gözünü açmaktır. Nitekim Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu konudan şöyle haber verirler: “Allah Teâlâ’nın nur ve zulmetten yetmiş bin perdesi vardır. Eğer bu perdeleri açsaydı, baktığı her şey yanardı.” Şüphesiz, Hak Teâlâ (c.c.) azze ve celle’nin nurdan ve karanlıktan yetmiş bin hicabı vardır. Eğer bunları açsa, gözünün nuru her nereye ulaşsa kesinlikle onu yakardı.
Ve (ayrıca) âlem-i Kübra (büyük âlem) ve âlem-i suğrâ (küçük âlem) vardır. Gözle görünmeyen nesneler âlem-i kübrâdadır. Ama ehl-i tasavvufa göre, kişinin gönül âlemi açılsa on sekiz bin âlemi apaçık görür, tıpkı âlem-i suğrada göründüğü gibi. Ama gönlü açmak için sert çile çekmek gerek. ...(Bir kimsenin) şerîatı tamam olmadan tarîkat yoluna girmesi (doğru) olmaz. (Kişi) benlikten geçip yokluğa(fenâ) erişse, dünyayı terk etse, sonra tarikata girse (câiz) olur. Nitekim Hz. Resulullah(s.a.v.) buyurdular: “Ölmeden önce ölünüz.””

Yesevilik bilincinin günümüze zor şartlarda nasıl ulaştığı, Sovyet döneminin ağır baskıları altında nasıl yaşatıldığını anlatan bölüm de çok çarpıcı.

İkinci bölümde, Yesevilikle ilgili günümüzdeki çalışmalar da tarafsız bir gözle, tenkidî şekilde yer alıyor. Kitapta genel olarak tasavvuf ve özelde Yesevilik yolu ile ilgili birçok ayrıntılı bilgiye rastlayabiliyorsunuz. Mesela günümüzde internet yoluyla tasavvuf yoluna girmek isteyenlere nasıl yardımcı olunduğunu kitaptan okuyabiliyorsunuz. Kazakistan’dan Türkmenistan’a bütün Türkistan’da yaygın bir gelenek olan “63 Yaş Toyu”, komünizm döneminde kadınların üstlendiği “Yesevi-Han Meclisi” bu özel konulardan ikisi.

Sonuç

Bu kitap üzerinde çok konuşulacaktır, yazılacaktır.

Bir iki notla bitirmek istiyorum: Kitapta geçen kavramların dipnotlarla açıklanması çok faydalı olmuş. Bu dipnotlar daha da çoğaltılabilirdi. Zannediyorum İnsan Yayınevi, kitabın hacmini düşünerek Türk Tasavvuf Edebiyatı ile ilgili kimseler için bu kadarı yeter demiştir. Kanaatimce de okuyucu bilmediği kavramlar için sözlüğe, kaynaklara bakma alışkanlığını kaybetmemelidir.

Bice’nin Yesevîlikle dopdolu beyni, yazarken onu bir hayli zorlamış. Bilgilerini bir an önce, olabildiğince aktarma arzusu ve heyecanı kitabın cümlelerinden görülüyor. Ayrıca önemli bulduğu konuları tekrarlamaktan da çekinmemiş.

Kitap önemli olunca hakkındaki yazı da uzun oluyor. Hoca Ahmed Yesevî ile ilgili her insanın mutlaka okuması gereken bir kitaptan söz ediyoruz. Üstelik günümüzde tasavvuftan çok söz edildiği halde Yesevî tarikatı uzun süredir, yolun inceliklerini anlatan böyle bir eserden mahrum kalmıştı.

Türkistan’a, Yesevî yoluna ömrünü adamış Hayati Bice’yi, üzeri küllenmiş bir yanardağla, bizi, yeniden buluşturduğu için kutluyorum.

[1] Hayati Bice, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî, İstanbul, İnsan Yayınları, 2011,408 sf. (Bice’nin diğer eserleri; Antimikrobial Tedavi Rehberi, Annenin Rehberi, Dîvân-ı Hikmet, Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, Ahmed Yesevî Türbesi, İşaret Taşları, Türk Yurtları Üzerine Notlar)

19 Temmuz 2011 Salı

Hoten'de Şehit Edilen Kardeşlerimiz'in Hatırasına "Sen Uygur Kızı"

HOTEN YANIYOR!!!
BİR KARAKOLA DÜZENLENEN SALDIRININ ARDINDAN OLAYI ÜSTLENEN GRUP OLMADI VE çin POLİSİ BU OLAYIN PLANLI OLDUĞUNU ÖNE SÜREREK SORUMLUSU OLARAK UYGUR TÜRKLERİNİ GÖSTERDİ. DÜN, KAYBOLAN VE TUTUKLANAN KARDEŞLERİNİN AKIBETİNİ ÖĞRENMEK İÇİN YÜRÜYÜŞE GEÇEN UYGUR TÜRKLERİNE SERT MÜDAHELE EDEN çin YÖNETİMİ 70 KİŞİYİ GÖZALTINA ALDI. OLAYLAR SIRASINDA 14'ÜNÜN DÖVÜLEREK 6'SININ VURULARAK OLMAK ÜZERE 20 KARDEŞİMİZİN ŞEHİT EDİLDİĞİ BİLDİRİLİYOR (http://www.facebook.com/#!/DoguTurkistan.KanAgliyor.Haberin.Var.Mi)

SEN UYGUR KIZI:
http://soykirimakarsisessizciglik.blogspot.com/2009/07/sen-uygur-kizi.html

18 Temmuz 2011 Pazartesi

TEYZEYE SORUN!

Arslan KÜÇÜKYILDIZ

Söğütözü’nde yeni kurulan özel bir üniversitenin bir yetkilisiyle buluşacaktım. Gecikmemek için evden erken çıkmam gerekti. Önce otobüsle Kızılay’a geldim, gideceğim yerden geçecek otobüs hattını soruşturdum. Biraz bekledikten sonra otobüse bindim. Arkaya doğru ilerledim, pencereye yakın koltuklardan birine iliştim.
Otobüs neredeyse bomboştu. Üç beş kişi öndeki koltuklarda tek başlarına çökmüş, bilinmez düşüncelere dalmışlardı. En arka koltukların sol yanında iki delikanlı cam kenarına oturmuş, hemen önlerinde oturan iki arkadaşlarıyla sohbet ediyorlardı. Konuştukları Türkçeden anlaşıldığı kadarıyla şark ellerinin birinden gelmiş olmalıydılar. Belki aynı gecekondu semtinde oturuyor veya aynı işyerinde çalışıyorlardı. Yahut da aynı kasaba veya köyden gelmişlerdi; kim bilir? Onların önündeki sırada kimse yoktu. Bir sonraki sırada benim hizamda yaşlı bir hanım vardı. Hemen onun önünde de ondan da yaşlı bir hanım daha oturuyordu.
Otobüsleri severim. Meşrebim gereği çok biner, insanları incelerim. Nasıl binip indiklerine, kalabalıktaki davranışlarına, büyüklere yer verip vermemelerine, küçükleri kollamalarına, şoförle, diğer yolcularla konuşmalarına, iç dünyalarının yansımalarına dikkat ederim. Bir oyun oynar gibi tahminlerde bulunurum. Nedense o gün oturanlara bu gözle bakmamış, ne yaptıkları, ne düşündükleriyle ilgilenmemişim. O gün sıradan bir gündü ve boş olduğu için arka koltuktaki gençler hariç herkes otobüste birbirinden uzak bir mesafeye oturmaya çalışmışlardı. “İnsanlar otobüslerde niye iki sıralı koltuklardan önce boş olanlarına tek başına oturur da, birinin yanına oturmaz?” diye düşündüm. Sadece bıçkın gençler, otobüste boş koltuklar olsa da ilgilenebilecekleri, hoşlarına giden bir bayan gördüklerinde yanlarına oturur, bu yüzden de hemen dikkat çekerlerdi. Gittikçe aramıza mesafe koyup birbirimizden uzaklaştığımızı ve kulaklığımızla bağlı olduğumuz aletleri idare edenlerin yönlendirdiği dipsiz kuyulara yuvarlandığımızı düşünüyordum. İnsanlara karşı ördüğümüz duvarlara kendimizi hapsediyorduk. Böyle düşündüğüm için de arkada çok samimi bir sohbete dalmış gençleri kendime yakın bulmuştum. Ama şimdi oyun oynamanın sırası değildi. Benim düşünmem gereken daha mühim bir işim vardı. Görüşmeye odaklanmam gerekiyordu.
Emek’ten Beştepe’ye yönelip ana caddeleri geçince otobüsün sarsıntısı artmış, düşüncelerimden biraz sıyrılmıştım. Otobüs Devlet Mezarlığı’ndan geçerken benim sol hizamdaki yaşlı kadın arkasına döndü ve biraz da kızgın bir sesle yüksek sesle konuşan gençlere bağırdı;
-Gençler! Biraz sessiz olur musunuz?
Yaşı elliyi geçmiş biri olarak yaşlı hanımı anlayabildiğimi sanıyorum. Hasta olabilir, bir şeye canı sıkılmış olabilirdi. Kim bilir hangi derdi vardı da onu düşünüyordu. Gençler bazen ölçüyü kaçırıveriyor, birileri onları uyarmayınca yaptıklarının da farkına varmıyorlardı. Hakikaten arka sıradaki gençler bağıra çağıra konuşuyorlardı. Gülüşmeleri, şakalaşmaları değil, otobüste hiç kimse yokmuş gibi konuşmaları, diğer yolcuları hiçe sayan tutumları teyzeyi rahatsız etmiş olmalıydı.
Ne yalan söyleyeyim, gençlerin biraz olsun kendilerine çeki düzen vermelerini bekliyordum ki arka taraftan terbiye sınırlarını çok aşan sözler yükseldi:
-Sana ne!
-Sen kendi işine bak!
-Ne karışıyorsun!
-Moruk!
O sırada gençleri uyarma görevini neden yaşlı hanımdan önce yerine getirmediğimi düşündüğümden kendime kızmakla meşguldüm. Buna benzer uyarıları gençlere sözünü dinletebilecek birileri yapmalıydı ki etkili olsun. Duruma zamanında müdahil olmadığımdan gençlerin edepsizce davranmalarına, yaşlı hanımın da bu edepsizliğe muhatap olmasına sebep olduğum için biraz da mahcuptum. Otobüsün önündekiler hadisenin uzağında idiler. İster istemez teyzeye destek olma ihtiyacı hissettim ve dedim ki:
-Gençler! Biraz edepli olun, edep ya hu!
Yaşlı hanıma göre beni biraz daha güçlü kuvvetli bulup çekindiklerinden mi, yoksa meseleyi uzatmak istemedikleri için midir nedir, biraz seslerini kıstılar. Fakat yine de yüksek sesle konuşuyor ve ikaz eden kadına laf atmaya devam ediyorlardı. Ben saati belli bir buluşmaya yetişeceğimi düşünüp sanki duymuyormuş gibi yaptım. Başka ne yapacaktım? Zaten sözle ikazım fayda vermemişti. İneceğim durağa da yaklaşmıştım. Kalkıp gençleri yakalarından tutup hizaya getiremezdim. Kendimi hâlâ genç olarak görsem de dört gençle baş edecek kuvvette miydim bilmiyorum. Doğrusu buluşmaya üstü başı dağılmış gitmek de istemiyordum. Yapacak bir şey yoktu. Tam o sırada gençleri ikaz eden teyzenin önündeki daha yaşlı teyze de bu tatsız tartışmaya katılmaz mı?
-Burası sizin köyünüz mü? Köy odasında değilsiniz! Öyle yüksek sesle konuşulur mu?
Haydaa! Al başına belâyı. Durum iyice karışacak gibiydi. Bu sırada otobüs Atatürk Orman Çiftliği içindeki Orduevi durağına uğramak için askerî bölgeye girmişti. “Herhalde teyze emekli komutanlardan” diye kendi kendime espri yaptım. Malûm emekli komutan eşleri de rütbeliler gibidir. En azından asker eşleri içinde eşinin rütbesine göre saygı görürler. Teyze gençlerin pervasızlığını göre göre konuya müdahil olmak için askerî bölgeden güç almış olmalıydı. Yoksa böyle dört tane delikanlıyla ne sözle ne de bilekle güreşebilecek hali yoktu.
Seslerini birazcık kısmış olan gençler yeniden makarayı koyuverdiler. Ağızlarının ayarı yoktu. Yaşlı filan dinleyecek halleri de! Sadece “köylü” değil, “şımartılmış köylü” idiler. Teyzeye söylemedikleri kalmadı. Ben yeniden sesimin en yüksek tonuyla gençleri azarlamak zorunda kaldım:
-Edep ya hu! Size hiç terbiye vermediler mi?
İkinci teyze bir durak sonra indi de kurtuldu.
Bu arada otobüs benim ineceğim durağa iyice yaklaşmıştı. İnecektim. Otobüs iyice boşaldığından yaşlı teyze ile gençler otobüste baş başa kalacaklardı. Bir yandan bu edepsiz gençlerin teyzeyi iyice üzeceklerini düşünüyordum. Ne günlere kalmıştık? Mecburen kalktım. İnmek için arka kapıya yaklaştım. İkaz düğmesine bastım. Neyse ki birazdan inecek, aşağı yukarı her otobüs yolculuğunda olup bitenlere benzeyen bu hengâmeyi arkada bırakıp yeniden görüşmemin detaylarına odaklanabilecektim. Dalmışım.
Otobüs durmadan az önce arkamdan bir ses duydum. Gençlerden biri yerinden kalkmış, telaşla bana yaklaşmış, bir şey söylüyordu. Önce teyzeye yaptıkları gibi bana da, keyiflerini bozduğum için, kabadayılık yapacak sandım. Zaten onlara kızgındım, kötü bir şey söylerse, inmeden önce hiç olmazsa içlerinden birine unutamayacağı bir ders vermek üzere hazırlandım; aklımdan bir Osmanlı Tokadı çakmak geçti. Otobüs durdu, kapı açıldı. Delikanlı anlamadığımı görünce biraz da kırık bir şive ile sorusunu tekrarladı:
-Abi, Ankara Ticaret Odası’na nasıl gideriz, yakın mı?
Tanımadığım ama yaşlı teyzelere küfre varan hakaretlerine şahit olduğum bu gençlerden birinin kalkıp bana gideceği yeri sormasına doğrusu çok şaşırmıştım. Ne diyeceğimi bilemedim. “Hem kel hem fodul!” derler ya, öyle bir durumla karşı karşıyaydım. Otobüsün şoförü aynadan bakarak inmemi, delikanlıysa cevabımı bekliyordu. Gençlere döndüm, teyzeyi işaret ettim ve dedim ki:
-Teyzeye sorun! O size gidebileceğiniz yolu tarif eder!
Sonra ne oldu bilmem. Yollarını bulabildiler mi, bulamadılar mı, beni anladılar mı bilmiyorum.
...
Bana gelince, tam saatinde buluşmaya gittiğim yetkilinin kapısında idim. İçeri girmeden önce cep telefonum çaldı. Yetkilinin başka bir semtteki görev yerinde çalışan birinci sekreteri beni aradı. Amirinin buluşmaya gelemeyeceğini bildirdi. Ben yine de buluşma yerine girdim, kapıdaydım zaten; niye girmeyeyim ki! Oradaki sekreterine kendimi tanıttım. Aynı kurgulanmış cümlelerle bana durumu açıkladı. Yetkiliyi biraz bekleyebileceğimi bildirdimse de yurt dışına çıkacağı için görüşmenin mümkün olamayacağını söyledi. Çaresiz kös kös geri döndüm.
Atsan da yesen de fark etmiyor, bir günde iki tokat insanı yoruyor.

16 Haziran 2011 Perşembe

TÜRK DÜNYASI BÜYÜK BİR SANATÇISINI KAYBETTİ



ALİ ÖZAYDIN HAKKA YÜRÜDÜ

Galip Erdem Abi, Rahmi Oruç Güvenç’in TÜMATA Topluluğu’nun Türk Standartları Toplantı Salonunda verdiği konserden sonra topluluğun üyesi Bünyamin Aksungur’a şöyle bir soru sormuştu; “Bünyamin, bu çocuklar ne kadar önemli bir iş yaptıklarının farkında mı?” Evet, onlar yaptıklarının ne kadar önemli olduğunun farkında idi. Gerçekten de onların açtığı bu çığır, Türk Milletinin yirminci yüzyıl kültür tarihi içinde çok önemli bir yer tutmaktadır.

Türk Dünyası’nın seslerini Türkiye’de duyurmanın çok zor olduğu dönemlerde bir avuç fedakâr gönüllü, kendilerini bu işe memur ettiler. Rahmi Oruç Güvenç, Bünyamin Aksungur, Gülten Urallı, Güner Özkan, Ali Özaydın, İrfan Gürdal, Hayati Bice onlardan sadece birkaçıydı. Sovyetler Birliği’nin daha ayakta olduğu günlerdi. Değil bir kasetin Türkiye’ye ulaşması, kaydedilip notaya alınması ve çalınması, Sovyet radyolarından bile duyulmasının çok zor olduğu dönemlerde onlar, Türkiye’ye sığınmış Türkistanlılardan, Esir Türk Elleri’nin seslerini, büyük bir sabır ve gayretle derleyip konserlerine taşıdılar. Arkalarında hiçbir fon yokken, millete sığınıp Türkün sesini Türkiye’ye duyurdular. Aç bîilaç verdikleri bu mücadeleye Türk Milleti sahip çıktı. Onları bağırlarına bastı.

Tabir caizse dişleriyle, tırnaklarıyla hiçbir veri olmadan dev gibi repertuarlar oluşturdular. Ancak bu sahadaki boşluk, cengâverlik yapılmadan doldurulabilecek gibi değildi. Türkiye Cumhuriyeti, Türk Dünyası’nın bağımsızlığına hazır değildi, ama onlar Türk Müziği alanında olabildiğince hazırlandılar. Bir ordu gibi süratle bu alandaki boşluğu doldurmaya gayret ettiler. Bütün varlıklarını bu uğurda harcadılar. Bulundukları yerde Türk Dünyası Müzik Toplulukları kurdular. Sanatçı arkadaşlarını yetiştirdiler. Müthiş bir repertuar oluşturdular. Sazları yoktu, ne gam; sazlarını kendileri yaptı. Radyo ve televizyonlarda çalışan ve bu çalışmaları duyurma gayreti içinde olanlar da hazıra konmuş oldular; bu toplulukların faaliyetlerinden yararlandılar. Türkiye bu sıcak samimi gayretler neticesinde Türk Dünyasının gönül seslerini duymaya başladı. Türk Dünyasıyla kurulan ilk köprüler böyle kuruldu.

İşte bugün toprağa vereceğimiz Ali Özaydın bu serdengeçtilerin önde gelenlerindendir.
TÜMATA Topluluğu ile televizyon programları yapıyordum. Rahmi Oruç Güvenç ve Güner Özkan’la bir süre birlikte çalışan Ali Özaydın, İrfan Gürdal’la birlikte Ankara’ya gelmişlerdi. Timuçin Çevikoğlu kardeşim Ali Özaydın’ı ve İrfan Gürdal’ı bana tanıştırdığında bir hazine bulmuş gibiydim. Ankara’da böyle bir topluluğa ihtiyaç büyüktü. Ali Özaydın o günlerde kurduğu İpekyolu Topluluğu ile faaliyetlerini Konya’dan Ankara’ya taşımış oldu. Beraber yola çıktıkları dostu İrfan Gürdal topluluğun sanat yönünü, Ali Özaydın da teşkilat yönünü yürüttüler. Onun gayretleriyle konserler düzenleniyor, seyirci bulunuyor ve Türk Dünyası müzikleri ilmî bir şekilde seyirci ile buluşturuluyordu. Onun mücadeleci yönü hiçbir engel tanımıyordu, topluluğu kamuoyuna tanıttı. Ancak bildiğiniz gibi sanatçılar çok karmaşık insanlardır. İpekyolu Topluluğu ile istediği hedefe yürümekte zorluk çekmeye başlayınca Altınay Topluluğu’nu kurdu. Hedefi İpekyolu Topluluğu’nu bir devlet korosu haline getirmekti. Kurduğu Altınay Topluluğu ile bu hedefine doğru hiç yılmadan yürümeye devam etti. Bu amaçla çalmadığı kapı kalmamıştı. Kültür Bakanı İstemihan Talay onun bu gayretlerine, müracaatlarına kayıtsız kalmadı ve Türkiye’ye çok önemli bir kültür kurumu kazandırdı. Ali Özaydın, her türlü endişeyi bir yana bırakarak İpekyolu ve Altınay Topluluklarını yeniden birleştirerek Devlet Türk Dünyası Müzik Topluluğu’nu kurdu ve tarihe geçti. Yıllarca damla damla biriktirdiği Türk Dünyası Müzik Kültürü’nü dostlarının yardımıyla bir nehre dönüştürmüş ve yıllarca susuz kalmış bir çöl sulanmaya başlamıştı. Onun Türk Sazları konusundaki müthiş tecrübesini TRT’de yayınlanan Türk Sazları programıyla bir nebze olsun taşıması Türk Müzik Kültürü açısından çok faydalı olmuştur.

Ali Özaydın bir gönül adamıydı. Eşi bulunmaz bir dosttu. Mücedeleci ruhu, enerjisi hiçbir engel tanımaz gibi gözükse de dostlarının attığı gülden incinen zarif bir yapısı vardı. Bunca çabası içinde yaşadığı olumsuzluklar birikmiş olmalı ki o amansız hastalığa tutuldu. Tedavi görüyordu. Bir ara hastalığın pençesinden iyice kurtulur gibi olmuştu. Bu dönemde kendini Türk Dünyası sazlarını yapmaya adamıştı. Saz yapımında kullanılmak üzere at kafası iskeleti bulmak için neler yaptığını anlatırken duyduğu heyecanı görmüştüm. Ata biniyor, Ankara’da Türk Okçuluğunu canlandırmaya çalışıyordu. Maalesef hastalığı, kendini iyi hissettiği bir zamanda yeniden nüksetti. Hacettepe Hastanesinin Onkoloji bölümünde tedavi görüyordu. Kendisini son görüşüm oldu. Hiçbir engel tanımayan bir cengâver ölümle pençeleşiyordu. “İki yol var diyordu” Onun el işaretiyle tamamlamaya çalışarak söylediği bu sözlerden kendimce şunu çıkardım: “Ya adam gibi mücadele ederek sana biçilen bu hayatı tamam edersin yahut da bir asalak gibi bomboş gelir, gidersin.” 1961 yılında başlayan bu fani dünya yolculuğu 11 Haziran 2011’de bitti; hakka yürüdü.

Yurtta ve dünyada verdiği konserlerle Türkiye’yi ve Türk Kültürünü başarıyla temsil eden Kültür Bakanlığı Devlet Türk Müziği Topluluğu’nun kurucusu Ali Özaydın, genç yaşında kaybettiğimiz “adam gibi adam”lardan biriydi. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Devlet Türk Dünyası Müzik Topluluğu’nda bu kıymetli sanatçısının adını yaşatacağını ümit ediyorum. Yine bir müzisyen olarak yetiştirdiği kızı Elgiz ve oğlu Kayra’nın onun mücadelesini kaldığı yerden sürdüreceğine inanıyorum. Aydan Ablam üzülme! O şimdi öte dünyada uçmağa varmış gönül erleriyle birlikte. Allah taksiratını affetsin. İnşallah mekânın cennet olur kardeşim.

Türk Milleti başın sağ olsun.

Arslan Küçükyıldız

AYI YAVRULARI



Arslan KÜÇÜKYILDIZ

“Toplanın gidiyoruz” dedi, genç adam imalı bir tebessümle. Etrafında bir sürü adamla beraber olmaktan keyif alıyordu. Gençti, yakışıklıydı, güzel giyiniyordu. Paralı üniversitelerden birinde okumuştu. Köklü değil ama zengin bir ailesi vardı. Babası Bakan’dı. Babasına gösterilen saygının daha fazlası ona gösteriliyordu. Bir dediği iki edilmiyor, yüksek sesle ve güzel konuşmasına gerek kalmıyor, her sözü dinleniyordu. Kazara yanlış bir şey söylese bile “Doğru söylediniz, iyi düşünmüşsünüz efendim.” diyen bir çevreyi kim sevmez? Onlarla oturup kalkıyor; yiyor, içiyor, eğleniyor, gençliğinin tadını çıkarıyor, hepsinden önemlisi iş kotarıyordu.
İş deyince öyle ağır işler akla gelmesin; babasına ulaşamayan iş takipçileri bir şekilde kendisini buluyor, o da bunların dileklerini, babasına, uygun bir tarife ile aktarıyordu. Bugüne kadar işleri tıkırında yürümüştü. Babası Bakan olduğu sürece yürümeye devam edecek gibi görünüyordu.
“Arabamı hazırlayın!” dedi adamlarına. İşyerinin önünde son model cipini koyabilecekleri bir yer yoktu. Çaresiz yola bırakıyorlardı. Bulundukları yer şehrin eski ana caddelerinden birinin üstündeydi Cadde, rüşvetçi yöneticilerin elinde küçülmüş olsa da, yoğun trafiğe rağmen trafik polisleri arabasının yolu kapatmasına göz yumuyor, ondan tırsıyorlardı. Ne de olsa Bakan Oğlu idi ve serde en ücra ilçeye sürülmek vardı. Orda da rüşvet gelirleri düşük olurdu. “Rüşvetle cadde küçülmesi nasıl olur?” demeyin, oluyordu. Evinin biraz büyümesi için ilgilisine rüşveti veren, caddenin küçülmesine bakılmadan karşılığını, herkesin kullandığı yolu birazcık işgal ederek, alabiliyordu. Bu sözler hikâyenin gelişine göre yazılmış cümleler zannedilebilir; o caddeyi ben de gördüm. “Daha geniş bir caddeye taşınmamız lazım.” diye düşündü Bakanın oğlu. Şehir su şebekesinin yetersizliğinden dolayı her yere de taşınamıyorlardı. Ancak, isteyene -o da rüşvetle- özel su şebekesi bağlanabilen caddelerde oturmaları, mümkündü. Öyle olunca da altyapısız geniş bir cadde üzerine taşınmaları başlarına ayrı bir dert açacaktı. Eski dönemde devlet ailelere evler vermişti. Aileler parçalanıp boşanmalar arttıkça, mevcut evlerin ikiye bölünmesi gerekiyordu. Bu yüzden evlere, apartmanlara yolların, kaldırımların üstünde, direk üstüne yapılmış odalar ilave ediliyor, dışarıdan merdivenler çıkılıyor, dıştan elektrik, su, gaz şebekeleri bağlanıyor, bu da altyapının altını üstüne getiriyordu. Caddelerin daralması biraz da bundandı. Geçenlerde bir evin ikinci kat sokak penceresinin yanında bir havagazı sayacı bile görmüştü. Bu şehrin her şeyi karışıktı. Yolları, altyapısı; suyu, elektriği, havagazı...
Bu şehir insanı bunaltıyordu. Yanı başındaki deniz de esintisi de trafiğin, işsiz-güçsüz kalabalığın, şikâyetlerin, isteklerin sıkıcılığını gideremiyordu. Onun için sık sık dostlarıyla kaçamaklar yapıyor, civardaki sayfiye yerlerine uzanıyordu. O gün de otelleriyle meşhur şehre gitmeye karar verdi. “........’gidiyoruz” dedi arkadaşlarına. İki cipe bindiler. Yola revan oldular.
Deniz kenarındaki yol üzerinde tekdüze işçi evleri, lüks villalar, petrol çıkaran at başları, petrol gölcükleri vardı. Konuşmuyordu. Denizin tatlı esintisi hayallerini canlandırıyor, biraz sonra tadacağı zevkleri düşündürüyordu. Şoförlük yapan arkadaşına biraz daha hızlı sürmesini söyledi. Delikanlı arabanın gaz pedalına biraz daha yüklendi. Altlarındaki cip ok gibi ileri fırladı. Kendilerini radyodan gelen yüksek sesli müziğin ritmine bıraktılar.
Otellerin bulunduğu bölgede hayat vardı. Herkes kendi işinde gücünde, eğlencesindeydi. En masumundan en çılgınına, eğlencenin her türlüsü orada bulunurdu. Orda “yok” yoktu. Akla hayale gelmeyen arzular ortaya saçılır, bir şekilde karşılanırdı. Yeter ki paradan haber verilsindi. Orada başkentteki yoksulluk, kargaşa ve gürültüden eser yoktu. Son model arabalar, kumarhaneler, her yaş ve milletten güzel kadınlar...
Yola çıkalı bir saat olmuş, oteller bölgesine neredeyse gelmişlerdi.
Nedense içinde bir sıkıntı vardı. Kurt gibi acıkmıştı. “Acıktım!” dedi. Her şeyi yiyebilirdi. Nerden aklına geldiyse “Şimdi bir ayı olsa yerim.” diye söylendi. Arkadaşları onun bu halini bilirdi. Acıktı mı homurdanmaya başlar, tatsızlaşır, sağa sola çatar, çekilmez olurdu. Diğerlerine göre Bakan oğluna biraz daha nazı geçen şiş göbekli dostu “He” dedi; “Yersin, yersin de, sana şimdi ayıyı nerden bulalım?”
Şoför etrafta uygun bir yer bulma ümidiyle yavaşladı. Biraz sonra yol üstünde küçük bir hayvanat bahçesi olan bir lokantaya rastladılar. O da ne! Bahçede oldukça iri bir ayı yavrusu, ayakları üzerine dikilmiş, dolaşıyordu. Dostu takılmadan edemedi; “Ayı olsa yerim dediydin. Ahan da ayı!”dedi ve gevrek gevrek güldü. Bakan oğlu şoför yerindeki arkadaşına seslendi. “Dur, kenara çek, şu lokantaya girelim!” Şoför arabayı hızla ana yoldan ayırdı ve lokantanın kapısında zınk diye durdurdu.
Arkadaki araba onlara ayak uyduramadı, biraz ileriden dönüp geldi. Sekiz adam, Bakanın oğlunun arkasında lokantaya girdiler. Bomboş lokantalarına gelen bu yağlı müşterileri gören çalışanlar hemen pervane olup en güzel şekilde onları karşıladı. Hemen masalar birleştirildi, üzeri donatıldı. Gelenlerin kim olduğunu hemen öğrenmişlerdi. Lokantanın idarecisi sordu; “Efendim size ne yaptırayım. Çok güzel balıklarımız, kebaplarımız var, ne içersiniz, ne ikram edelim?” Bakanın oğlu, müdürün sözünü kesti; “Sen bize şu bahçedeki ayının kebabını yaptır.” Müdür, önce genç adamın şaka yaptığını zannetti. Sadece “Çok şakacısınız efendim.” dedi. Bakan oğlu “Şaka yapmıyorum.” dedi, “Sen bize şu ayıyı kestir, kebap yaptır, getir.”
Bu sefer yanındaki arkadaşları anlamadı. Yoksa sahiden o ayıyı kebap yaptırmayı mı düşünüyordu? “Yahu sen ciddî misin, olur mu öyle şey?” dedi şiş göbek dostu usulca. Bakanın oğlu; “Neden olmasın?” diye cevap verdi. Müdürün elleri terlemişti. Ne diyeceğini, bu işten nasıl sıyrılacağını bilemiyordu. Kekeleyerek; “Ama efendim, o ayı Cemalettin Beyin ayısı, onu kesemeyiz, kendisine sormamız lazım.” diyebildi. Müdürün bu telaşlı halini gören yanındaki dostu kulağına eğildi, lokantanın devletin ikinci adamı Cemalettin Bey’in olduğunu fısıldadı. Yol yakınken bu işten vazgeçmesini ihtar etti. İkna edici sözler söyledi. “Kalkalım, başka yere gidelim” dedi. Dinletemedi. Bakanın oğlu kararlıydı; aklına koyduğunu yapardı. Müdüre kesin talimatını verdi: “O zaman sen de git sor.” dedi.
Kerâhat vaktinde Cemalettin Bey arandı. Kendisine durum anlatıldı. “Israr ediyor ne yapalım?” dendi. Cemalettin Bey’in kısa bir suskunluğun ardından verdiği talimat kesin ve net oldu: “İstediğini yapın. Ama faturayı çıkarmadan önce beni arayın. Faturanın rakamını size sonra söyleyeceğim.”
Ayı kesildi. Kebabı yapıldı. Kebaplar afiyetle midelere indirildi. Kalkma vakti geldi. Bakanın oğlu hesabı istedi. Restoranın müdürü Cemalettin Bey’i aradı. Cemalettin Bey’in talimatı alındı. Hesap düzenlendi ve Bakanın oğlunun masasına getirilip sunuldu.
Bakanın oğlu içkiyi biraz fazla kaçırmıştı. Nedense hep böyle yapar, bir türlü kararında bırakamazdı. Hesabı görünce önce anlamadı. Eliyle gözlerini ovuşturdu. Sonra kâğıdı yanındakine okuttu. Gördüğü rakam doğruydu. Önündeki faturada bir milyon dolar yazılıydı. Birden ayılmıştı. Önce ne yapacağını bilemedi. Yüzü kireç gibi olmuştu. Sonra çaresiz, arabasındaki çantasını istedi. İçinden altı yüz bin dolar para çıktı. Geriye kalan dört yüz bin dolar için şoförlük yapan arkadaşını Başkente, babasına gönderdi. Başkentten para gelene kadar lokantada nazikçe bekletildiler. Para geldi. Hesap ödendi.
Bakanın oğlu ve arkadaşları ayı kebabını yemişlerdi. Cemalettin Bey kısa günde yüklü bir hesap almıştı. Hani, beş bin dolar verse on tane ayı yavrusu daha buldurup yakalatırdı. Olan bizim gariban ayı yavrusuna olmuştu. Bir de daha yüklü tarifeler ödeyecek olan iş takipçilerine...
Vah ayı yavruları vah!
Vay ayı yavruları vay!