23 Haziran 2014 Pazartesi

Satrancı Türklerin Yarattığına İki Gösterge

A) SATRANCI TÜRKLERİN YARATTIĞINA İKİ GÖSTERGE
1) Piyon Neden Geri Gitmez?
Geçen yıl, Dokuz Eylül Satranç Kulübü'nde bulunduğum bir gün, ara bulup boş bir sınıfa girmiş, ışıkları kapatıp, karanlıkta kafamı dinlemeye koyulmuştum. Arada bir kulağıma diğer sınıftan sesler takılıyordu. Bir ara altı yaşındaki öğrenci, piyonu geriye doğru oynamaya kalkışınca, öğretmen öğrenciyi "piyon geri gitmez" diye uyarmıştı. Bunun üzerine öğrencinin sorusu ilgimi çekti: "Neden geri gitmez?"
Gerçekten de her taş geri gidebilir, ama piyonlar geri gidemez. Neden? Yanıtını bulmak, neredeyse hiç zamanımı almadı, çünkü askerlikle ilgili bir gerçeği zaten biliyordum: Ordunun temeli, yaya erlerdir. Karakuvvetlerinin hava ve deniz kuvvetlerinden üstünlüğü, bundandır. Bir savaş oyunu olan satranca, bu felsefe, çok zarif bir biçimde katılmış: Bütün ordu öğeleri geri dönebilir, ama ordunun temeli olan erler bir kez yürüdü mü, bir daha geri dönüş yoktur. Erlerin adımları, artık geri dönüşü olmayan adımlardır. Bu yüzden de en dikkatli atılması gereken adımlardır.
Satrançtan ne kadar uzaksanız size o kadar şaşırtıcı gelecektir ki, hemen hiçbir satranççı, piyonun neden geri gitmediğini bilmez. Bu kadar basit bir soruyu sormak, çok çok büyük çoğunluğunun aklına bile gelmez. En ustasından en toyuna, dilediğiniz satranççıya sorabilirsiniz. Dünyanın bir köşesinde birileri bunun üzerinde herhalde düşünmüş olsa gerek, ama ben hiçbir satranççının bunu tartıştığını duymadım. Oysaki bu, gerçek bir satranç eğitiminde öğretilmesi gereken ilk şeylerdendir, çünkü satrancın içindeki temel bir felsefedir. Bildiğim kadarıyla dünyanın hiçbir yerinde böyle bir satranç eğitimi verilmediğine göre, satranççılar, satrancın felsefesini öğrenmiyor demektir. Bu da, satrancın kendisinin tümüyle sıtratejiye dayanan bir oyun olmasına rağmen, çok büyük satranççıların gerçek yaşamlarında sıtratejinin ve savaşçılığın S'lerinden bile habersiz olmalarının nedenini açıklar.
Günümüz satranççıları, piyonun geri gitmemesi felsefesinden habersiz olsa da, satrancı yaratanların, bu felsefeyi ve yaşamın gerçekliğini satranç oyununa incelikle yedirdiğine özellikle dikkat çekerim. Bu, şu demek: Satrancı yaratan ulus, hem felsefeyi hem de savaşı kavramış, özümsemiş, bu alanlarda ustalaşmış bir ulustur. Tarih incelendiğinde çok açıkça görülür ki, dünyada bu tanıma uyan gelmiş geçmiş tek ulus Türklerdir. Bir ikincisi yoktur. Yalnızca bu bile, yani yalnızca "erlerin geri gitmemesi " kuralı bile satrancı Türklerin yarattığının bir göstergesidir.
2) Satranç Taşları Niye Bu Sırayla Dizilmiştir?
Sözünü ettiğim öğrencinin sorusunun yanıtını düşünmemin hemen ardından, satrancın Batılılar tarafından değiştirilmeden önceki kuralları üzerinde düşünmeye başlamıştım.
Batılılar değiştirmeden önce Fil, yukarıdaki Şekil 1'deki gibi hareket ederdi: Çaprazda, bir değil iki sonraki kareye atlardı. Bulunduğu kareyle gideceği kare arasındaki karede bir taş olması, hareketini engellemezdi (Şimdiki hareketi ise şöyledir: http://tr.wikipedia.org/wiki/Fil_(satranç). Yolunda bir taş olmadığı sürece çaprazda dilediği kadar uzun veya kısa gidebilir. Yolunun üstündeki taş üzerinden atlayamaz).
Vezir'in eski hareketi de Şekil 1'de görülüyor: Bulunduğu karenin hemen dibindeki çaprazlardan birine gidebilirdi (Şimdiyse şu şekilde:http://tr.wikipedia.org/wiki/Vezir_(satranç) . Yolunun üzerinde taş olmadığı sürece, ister düz ister çapraz, dilediği kadar uzun veya kısa gidebilir).
Şekil 2'de satranç taşlarının dizilimi görülüyor. Ön sıra, tümüyle piyonlardan oluşur. Arka sırada, kanatlarda Kaleler, yanlarında Atlar, Atların öteki yanlarında Filler, ortada ise Şah'la Vezir yeralır.
Batılılar değiştirmeden önceki kurallara, yani satrancı yaratanların belirlediği kurallara göre, en güçlü ve en hızlı taş, Kale'dir. At'la Fil'in hızları aynıdır, ancak At, hareket alanı içinde daha çok kareye etkidiği için Fil'den daha hareketlidir (Şekil 3'te Fil dört yeşilli kareden birine gidebilirken, aynı karedeki At, sekiz pembeli kareden birine gidebilir). Fil ise ortadaki Şah'la Vezir'den daha hızlıdır. Kısacası, satrancı yaratanlar, en hızlı ve hareketli taşları, kanatlardan ortaya doğru dizmiş.
Şimdi ön sıradaki erleri kaldırıp arka sıradakileri hız ve hareketliliklerine göre yarıştıralım. Gözünüzde de canlandırabileceğiniz gibi, kanatlardan ortaya doğru bir hilâl oluşur. Yani Türklerin en bilindik savaş taktiği. Türkler, satranç taşlarını, hilâl taktiğine göre dizmiş.
B) BATILILARIN KİMİ KURALLARI DEĞİŞTİRMESİNDEN SONRA SATRANÇ
Eski Dünya Şampiyonlarından Geri Kasparov (Avrupa'da Latince harflerle Garry, Garri falan diye yazılır), yazdığı bir kitapta şöyle demiş:
“Yaygın efsaneye göre satranca benzer ağır tempolu bir savaş oyunu hemen hemen iki bin yıl önce Hindistan’da doğmuş ve yavaş yavaş şekil değiştirerek Orta Asya’nın güneyinden, İran’dan ve Ortadoğu ülkelerinden çok uzun bir yol kat ederek, İber Yarımadası’na ulaşmıştır. Bununla birlikte Avrupalılar, satrancın 'Hint' versiyonuyla ancak 17. yüzyılın sonunda tanışmıştır. Ancak geçerli olan bir tek şey iddia edilebilir: Çağdaş satranç 15. yüzyılda Akdeniz’de ortaya çıkmıştır. O andan itibaren pisikolojik savaşın modelliğini yapan entelektüel bir oyun haline gelen satranç, bir Avrupa icadıdır.”
Bu sözlerin daha açık tercümesi, şudur:
"Satrancın ilkel bir biçimi vardı ki bu, Hindistan’da ortaya çıkmış. Ancak, bu ilkel oyun, ne zaman ki Avrupa’nın mübarek eline değdi, işte o zaman gerçek anlamda satranç oluverdi. Artık satranç, daha önce öyle değilken, böylelikle bir sıtrateji oyununa, pisikolojik savaşın modelliğini yapan entelektüel bir oyuna dönüverdi. Yani satranç, aslında bir Avrupa icadıdır."
Satranç tarihçilerinin söylediğine göre, Avrupalı rahipler, Doğu'ya özgü bir oyun olduğu için satrancın Avrupa'da oynanmasını uzun yıllar engellemiş. En sonunda taşların adlarını ve oyunun bazı kurallarını kendilerine göre değiştirerek Avrupa'da da satranç oynanmaya başlamış. Aynı Avrupa, sömürgeci anlayışa ve güce sahip olduğu için de bugün satranç, zamanla bunların bozduğu kurallara ve belirlediği sıtandartlara göre oynanmaktadır. Eski kurallar üzerinde yapılan birkaç dönüştürüm, doğal olarak, bütün satranç açılışlarını ve birçok taktiği değiştirmiştir. Kasparov da bu açılış ve taktik değişimini şöyle yorumlamış: ”Satranç, eskiden pisikolojik savaşın modelliğini yapan entelektüel bir oyun değilken, artık o biçim bir oyuna dönmüştür. Bu nedenle satranç gibi bir satrancın beşiği, Avrupa’dır”.
Galiba kimse de kendisine sormamış: Peki güzel kardeşim, bugün satranç tahtası 110 kareye çıksa, şimdikilerden farklı hareket eden birkaç taş eklense, bugüne kadarki bütün açılışlar tarihe karışacak. Yeni açılışlar, oyunlar doğacak. Ya da hiçbirşeyi değiştirme, yalnızca “filin en çok üç kare gidebileceği” kuralını koy. Yine eski oyunlar tarihe karışacak, yenileri doğacak. Sen bunu yapan ülkeyi, yine yuvarlak sözlerle, “satrancın icatçısı” olarak mı adlandıracaksın? Satranca yeniden, “psikolojik savaşın modelliğini yapan entelektüel bir oyun haline geldi” mi diyeceksin?
Kasparov'un bu zayıf hamleleri hangi amaçla yaptığını burada uzun uzun açıklamaya gerek yok. Ama Avrupalıların bazı değişiklikleri neden yaptığına ve bunun sonuçlarına bakmak, daha ilginç olacak.
1) Taşların Hareketlerindeki Değişiklik
İlkönce taşların hareketlerindeki değişikliğe bakalım. Avrupalılar değiştirmeden önceki satranca bakıldığında çok açıkça anlaşılır ki satranç eskiden, çok daha ağır ilerleyen, çok daha sabır isteyen ve içinde çok daha fazla sıtratejik seçenek barındıran bir oyundu. Doğu ve Batı felsefeleri karşılaştırıldığında ve yaşamlarına bakıldığında yine çok açıkça görülür ki Batılılar, mücadele sırasında sabırlı ve sakin kalamaz. Karşı tarafla eşit düzeyde oldukları bir mücadelede, olayların ağır ilerleyişine katlanamazlar. Kısacası, eski satrançtaki bu sabır isteyen uzun süreli mücadele, Batılıların yapısına uymamıştır. Bu nedenle de Fil ve Vezir'in kısıtlı hareketlerini olabildiğince genişletmişlerdir. Belli ki Fil'i ve Vezir'i oyuna bir an önce sokabilmek için de, özellikle en ortadaki iki piyonun bir an önce açılmasına gerek duymuşlar. Bu nedenle de tek kare tek kare ilerleyen piyonlar için şöyle bir kural getirmişlerdir: "Piyonlar ilk kez oynanırken iki kare ilerleyebilir".
Bunun satranç üzerinde çok önemli bir sonucu olmuştur: Siyahlar ve Beyazlar arasındaki eşitsizlik. Oyun gereğinden fazla hızlandığı için, açılış gereğinden fazla önem kazanmış oldu. Bu nedenle de Beyazlar, yalnızca "ilk hamleyi yapıp" oyuna başladığı için belirgin bir biçimde üstün başlar, ilk andaki o üstünlüğünü de genellikle kaybetmez. Siyahlar kendi sıtratejisini yaratmaya genellikle fırsat bulamaz ve bir çok zaman, oyun boyunca yalnızca kendini savunmaya bakar. Bu yüzden satrançta, düşünmenin, sabrın ve doğaçlama sıtratejinin ağırlığı azalmış, ezber ve deneyim ağırlık kazanmıştır. Bu nedenle ki eğer kitaplarda anlatılan bir yığın açılış teorisini ezberlemek istemezseniz, hele turnuvalara hiç katılmayın.
Beyaz-Siyah eşitsizliği konusunda hiçbir tartışmaya denkgelmedim. Ama benzer konularda Batılıların takındığı tavırları bildiğim için, bir Batılıya bu konuyu açarsanız, bir süre sonra hiç kuşkum yok ki şu sözlerle, bu eşitsizliği önemsiz gibi gösterecektir: "İki oyuncu yüz kere karşılaştığında ellişer kez Beyazla oynayacakları için, eşitsizlik ortadan kalkar". Ulen ben sana oyunun ayarını bozmuşsun diyorum, sen istatistikten sözedip, "uzun vadede her iki taraf da eşit kez ayarsız kefeye oturacağı için, bir adaletsizlik sözkonusu değil" diyorsun...
2) Taşların Adlarındaki Değişiklik
Son derece ilginç bir konu da bu. Avrupalılar satrancı kendilerine göre şekillendirirken, taşların adlarını da kendi toplumsal yapılarına göre değiştirmişlerdir.
Savaş Arabası'nın adı (Doğu'da sonraları Savaş Arabası'nın satrançtaki yerini, yine Doğu'da bulunan Top almıştır), Avrupa'da Kale olarak,
Atlı birlikleri temsil eden At'ın adı Şovalye olarak,
Filli birlikleri temsil eden Fil'in adı Rahip olarak,
Şah'ın adı Kıral olarak,
Er'in adı da Piyon olarak değiştirilmiş.
Şevki Hacıoğlu'nun önemli yazısından da okunabileceği gibi, Avrupalıların koyduğu bu yeni adlar, tümüyle Avrupa'nın toplumsal yapısının ve sınıf sisteminin satranç tahtası üzerine izdüşümüdür (http://9eylulsatranc.org/satranc-sevki-hacioglu/).
Rahip, din sınıfını temsil eder.
Şovalye, asker sınıfını,
Kıral ve Kıraliçe, ülke başındaki soylu sınıfı,
Kale, para sınıfını yani zenginleri (yani Feodaller ve Burjuvalar),
Piyon ise yönetilenleri yani "ayak takımı" denilenleri temsil eder.
Şevki Bey'in yazısında, bu konuyu ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz. Hemen şu yukarıda yazdığım karşılık listesini, özellikle de Kale-Para Sınıfı ikilisini yazının içine katması konusunda kendisine çok ısrar etmiştim, ama onu benim yazmamı istemişti. Bu yüzden de Kale'ye burada ayrıca değineceğim. Ama öncesinde şunu araya sıkıştırayım:
Dikkat edecek olursanız, eskiden ordular arasındaki savaşa ilişkin olan satranç, Avrupa'nın bakışıyla, toplumlar arasındaki savaşa dönüşmüştür. Bunun üzerinde düşünecek olursanız, aradaki ciddi fark şudur: Birinde savaş, savaş alanında biter. Diğerindeyse karşıdaki toplumla bir savaş biter, diğeri başlar. Bir başka deyişle, biri savaş kazanmaya, diğeri yoketmeye odaklıdır.
Küçüklüğümden beri, neden bu taşa Kale denmiş, diye merak ederdim: Kale hareket etmez ki. Üstelik önünde bir taş yoksa Kale'den atılan okun menzili savaş alanının sonuna kadar uzanırken, önünde bir tane piyon olsa bile menzil alanı daralıyor. Tabi ki buna bir yanıt bulamamıştım. Şevki Bey'in yazısını okuduktan sonra geriye yalnızca para sınıfı ve Kale'nin kaldığını gördüm. İyi de para sınıfı neden Kale'yle temsil edilir?
Batı'daki Toplumsal Evrim konusunda, özellikle Metin Aydoğan'ın "Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler" adlı iki ciltlik kitabını öneririm. Bu konuda, satrançla ilgili ve en kısa olarak şunları belirteyim:
Feodal ağalar, Roma'nın sahipsiz topraklarını ele geçirerek güçlenmiş ve bir zenginler sınıfı olarak belirmiştir. Bunlar; kale, sur ve şatolar inşa etmiştir. Zamanla bu kaleler, içeridekilere yetmez olmuş ve içerideki nüfusun dışarı atılmasıyla birlikte, Batı'da kentler oluşmaya başlamıştır. Feodallerin kale dışına attığı ve sömürdüğü bu kentliler arasından, zamanla Burjuva adlı bir kesim doğmuş ve bu Burjuvalar, yeni para sınıfı olarak Feodallerin koltuğuna oturmuştur. Artık Feodaller değil de Burjuvalar halkı sömürmeye ve kendi bölgelerini duvarlarla çevirmeye başlamıştır.
Burjuva adı, "kent" anlamına gelen "burg"dan doğmuştur. "Burg" adının kökeni için sözlüklere bakıldığında, her zaman olduğu gibi Ön, Orta Almanca'ya, carta curta gönderme yapıldığı, oraya da Hint-Avrupa adlı uydurma bir dil yapısından geldiğinin söylendiği görülür. Bir de bizim daha çok tanıdığımız "burç" sözcüğü var. "Kule, hisar, kale" anlamlarına gelir. Arapça olduğu söylenir. Sözcüklerin kökenbilimi konusunda uzman birisi değilim. Ancak, gerçekte Türkçe olan benzer hikâyeli çok sözcük örneği gördüğüm için, Burç sözcüğünün de Türkçe olabileceği konusuna dikkat çekmekten geri kalmayacağım. Hatta hiç kuşkum yok ki "Burç" sözcüğü, Türkçe'deki "Bur" kökünden geliyor (burmak ve burkmak eylemlerine dikkat ediniz). Tuncer Gülensoy'un "Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü" kitabından da görülebileceği gibi, "bur" sözcüğünün anlamlarından biri de "çevirerek kapatmak"tır.
Öyle veya böyle, "burg" sözcüğüyle "burç" sözcüğünün ilişkili olduğu kesin. Bu ikisi de "kale" ile ilişkili. Aynı zamanda, zengin sınıfı olarak hem Feodaller hem de Burjuvalar, "kale" ile ilişkili. Bunlardan başka, bugün Kale görünümlü satranç taşı için kullanılan İngilizce terim olan "rook"un, aynı zamanda "dolandırıcı, hilekâr" anlamlarına gelmesi, ayrıca ilginçtir. İşte satrançtaki Kale, bu yüzden hareket eder: Bugün kullandığımız satranç takımı, Batı'nın toplumsal yapısını gösterir.
C) SATRANÇ TAŞLARI ÜZERİNDEN "HALK" ve "ULUS" TANIMLARI
Batı sonrası satrançtaki taşların diziliminde dikkat çekici bir başka şey daha var. Öndeki taşlar yönetilen, arkadaki taşlar ise yönetenlerdir. Ben, yeri geldiğinde "ulus" ve "halk" kavramlarını genelde satranç taşları üzerinden şöyle anlatırım:
Batı'da "halk" olarak tanımlananlar, öndeki "yönetilenler" veya "ayak takımı" dedikleridir. "Ulus" olarak tanımlananlar ise ön ve arka sıranın tümüdür. Bir başka deyişle, Batılılar "ulusal egemenlik" derken, "yönetilenler" diye tanımladıkları kişilerin egemenliğini kastetmez. Üstü örtülü biçimde yönetenlerin egemenliği kastedilir. Yönetilenler, yani halk, yalnızca bir araçtır. Batı ülkelerinin tarihi incelendiğinde görülür ki "ulusal egemenlik", "demokrasi", "laiklik" gibi kavramlar, gerçekte asla ilkesel birer amaç olmamış, satranç takımının arka sırasındaki "büyük başların" kendi aralarındaki ve başkalarıyla güç kavgalarında, bu kavramlar da yalnızca birer araç olmuştur.
Türklerin "halk" ve "ulus" kavramları daha farklı tanımlanmıştır. "Halk" ile kastedilen, ülke içinde, yöneten yönetilen herkestir. "Ulus" ile kastedilen ise, dünyada ayrı devletler veya öbekler halinde yaşayan tüm Türklerin oluşturduğu topluluktur.
Örneğin Fıransa dışında bir Fıransız öbeği olmadığı için, Fıransızlar siyasal anlamdaki "ulus" tanımını, Türkler gibi yapamaz. Ancak, uluslararası ticarete bakıldığında görülür ki ülkeler, başka ülkelerdeki şirketlerinin tümünü "ulusal şirket" olarak tanımlar.
Böylelikle Batı, özellikle bulanık bırakılmış bu tanımdan dilediği gibi yararlanır: Sözkonusu örneğin Fıransız egemenliği olunca "ulus" denilen şey, farklı etnik kökenli de olsa yurttaşlık bağıyla bağlı, ülke içindeki herkestir. Farklı kökenlileri, incelikle, Piyon anlamındaki "halk" adıyla tanımlarlar. Ama sözkonusu örneğin Türk egemenliği olunca, "her biri ayrı bir ulus" diye tanımladıkları etnik kökenler yaratırlar.
Son olarak, Piyon'un neden geri dönmediği konusuna, burada yeniden dönerek bitireyim. İncelendiğinde anlaşılır ki eski satrançtaki Er, bugünkü satrançtaki Piyon'dan çok daha etkili ve değerlidir. Batı'nın bu anlayışı, örneğin İngilizlerin ünlü Çörçil'inin dilinde şöyle ifade bulmuştur: "Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir".
Eski satrançtaki "Er", ordunun temeli ve özü olduğu için geri dönmez.
Batı bozuntusu satrançta ise "Piyon", yem olduğu için geri dönmez.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder