16 Aralık 2013 Pazartesi

Makale

Dört Bin Yıllık Türk Zekâ Oyunu: MANGALA / Arslan Küçükyıldız
Sayı 178, Ekim 2010
http://dergi.yenisesonder.com/icindekiler2010.html

Sinemasalı ve Türk Sineması Hakkında Arslan Küçükyıldız'la bir söyleşi


20 Mart 2012 

“ Söyleşen: Çılga GÜREL Görüntüleyen: Ebubekir İZNAEV „

Türk Sineması’nın en büyük sorunu, Türk Sineması’na para harcayanların ilgileridir.”

Türk Ocakları Sanat Edebiyat Kurulu Başkanı yazar ve yönetmen Arslan Küçükyıldız, ile Türk Sineması adıyla yürütülen çalışmaların amacına uygun sonuçlar doğurması için yapılması gerekenler ve Sinemasalı üzerine konuştuk:
 
Arslan Küçükyıldız’ı kısaca tanıyabilir miyiz?
1961 Kastamonu doğumluyum. Babam bir ilkokul öğretmeni idi, görevi dolayısıyla hem köyde hem kentte bulundum. Kastamonu Göl Öğretmen Lisesi’nde yatılı olarak okudum. Değişik açılardan zengindi bu okullar; Marangozhaneleri, demir atölyeleri, sinema salonları, konservatuar mimarisine benzer müzik salonları vesaire vardı. Ben okumayı seviyordum. Çok okuyabileceğim bir meslek diye Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik bölümünde okudum. Kütüphanecilik değişik bilimlerle, tasnifle ilgilenen bir meslek, bu yüzden farklı alanlara yönelebiliyor insan. Eskişehir Anadolu Üniversitesinde Sosyal Bilimler Enstitüsü Sinema ve Televizyon bölümünde yüksek lisans yapmak nasip oldu. Sinema-Televizyon alanına bu şekilde giriş yapmış oldum. 1987 yılından itibaren TRT’de yapımcı yönetmen olarak çalışmaya başladım. Kendi programlarımı hazırladım, değişik kanallarda yayınlandı. Müzik eğlence bölümünde göreve başlamıştım ama müzik eğlence yönetmeni olarak kalmak istemiyordum. Belgesel vs. değişik programlar yapmak istiyordum. Değişik türlerde programlar yaptım. Bunun için sinemanın değişik alanlarıyla da ilgilendim. 

Neden kütüphaneciliği bırakıp sinemayı tercih ettiniz?
Yatılı bir öğretmen lisesinde okudum. Şehrin dışında yapacak pek bir şeyimiz yoktu. Okulumuzda çok güzel bir sinema salonumuz vardı. Bizim de yatılı olarak okuyan öğrenciler olarak en büyük eğlencemiz hafta sonları bir araya gelip beş yüz kişi film seyretmekti. Sanırım sinemanın bende o yüzden özel bir etkisi var; o günlerden kalan bir alışkanlık olabilir. Güzel bir tesadüf sonucu yüksek lisans programını öğrenmiş ve yüksek lisans yapma fırsatı bulmuştum. Böylece kütüphaneciliği terk ettim.

Şu anda Sinemaya dair bir çalışmanız var mı?
Türkiye’de sivil toplum kuruluşları sinemaya fazla ilgi göstermiyorlar. Her alanda süratli bir değişiklik var, kültürel değişim yaşıyor Türkiye. Sinema bu değişimin en etkili motoru. Sinema kitleleri değiştiriyor, dolayısıyla kültürüne önem veren milletler, sinemaya da önem veriyor. Amerika önem verdi, devlet olarak; Hollywood’u kullanıyor. Uzak gelecekte yapmak istedikleri tüm faaliyetlerle alâkalı filmler yaptırıyor. Amerika’da devletin en etkili gücü sinema. Aynı şekilde Avrupa’da da benzer faaliyetler var; Fransız, İtalyan, Alman sinemaları oldukça iyi durumda. Rusya zaten sinemayı bir propaganda aracı haline getirmişti. Dolayısıyla Türkiye’nin sinema sektöründe bir sıkıntısı var, az gelişmişlik var. Bu yüzden ister devlet kurumları olsun, isterse sivil toplum kuruluşları olsun, Sinema’ya öncelik vererek yoğunlaşmamız gerektiğini düşünüyordum. Türk Ocakları ile Yunus Emre Vakfı’nın işbirliği sonucu bir fırsat çıktı veSinemasalı doğdu; Türk Ocakları’nda Sanat Edebiyat Kurulu’nun bir faaliyeti olarak,  “Sinemasalı” adlı bir program yapmak istedik.  Bunu Yunus Emre Vakfına götürdük. Sağ olsunlar kabul edip salonlarını bize açtılar.  Biz de iletişim fakültelerinde okuyan genç arkadaşlarımız ile farklı kesimlerden insanları bir araya getirebileceğimiz bir ekip kurduk. Her hafta bir film seyredip, yorumluyoruz. Genç arkadaşlarımızın senaryolarına, projelerine bakıyoruz. Onlara senaryo yazma tekniği ile ilgili konularda yardımcı olmaya çalışıyoruz. Değişik konuşmacılar gelip kendi alanlarında bilgiler veriyor, önemli sinemacıların yıl dönümlerinde anma programları yapmaya çalışıyoruz. Özetlemek gerekirse “Sinemasalı” Türkiye’deki çok önemli bir boşluğun giderilmesi amacıyla kurulmuş ve bu amaçla genç arkadaşlarımızı yetiştirmeye yönelik çalışmalar yapan, onların zaten içlerinde var olan sinemacı kimliklerini, yönetmen bakış açılarını geliştirmeyi kendine görev edinmiş, bir avuç gönüllünün katkılarıyla yürüyen bir etkinlik.

Gençlerin yazdığı senaryoları nasıl değerlendiriyorsunuz, görüşlerinize yakın buluyor musunuz?
Yazarlar, senaryo yazarları ya da film yapmak isteyen yönetmenler, iç dünyalarında belli bir olgunluğa, zenginliğe ulaşmış insanlardır. Dolayısıyla bizim “Sinemasalı” grubundaki tüm senaryoların kendine has bir özgünlüğü, bir güzelliği var. Bunların bizim kuşağın bakış açısına benzemesini beklemiyoruz. Zaten böyle bir şey de genç sinemacıların hayal dünyalarını, ufuklarını daraltır. Biz genç sinemacıları kendi çalışmalarında tamamen bağımsız bırakmak istiyoruz. “Genç sinemacılar kendilerini daha iyi nasıl yetiştirirler?  Hangi kaynaklara inmelidirler? Kendilerini yetiştirirken neler yapmalıdırlar?” gibi konuların üzerinde tabii ki duruyoruz. Daha çok okumaları daha çok görmeleri için onları teşvik ediyoruz. Hangi filmleri seyredebilirler, filmlerin farklı taraflarına daha iyi nasıl bakabilirler vesaire yol gösterici olmaya çalışıyoruz. Yoksa konularına, üsluplarına müdahil olmayı doğru bulmuyoruz. Arkadaşlarımız farklı bir şey yapacak ve kendi dönemlerinde topluma söylenmesi gereken ne varsa en güzelini söyleyecekler. Bunu nasıl söyleyeceklerini, sinema dillerini de kendileri bulacak. Dolayısıyla arkadaşlarımızın özgün olabilmesi için bir adım geride durmamız gerekiyor, biz sadece onların destekçisiyiz. Biz kendi çapımızda bir şeyler yapmaya çalıştık. Fakat yapılacak çok şey var ve bunu gençlerle birlikte yapmak istiyoruz, ne kadar yetişirlerse o kadar mutlu hissedeceğiz kendimizi. Türk Sineması’nın geleceği onlar. Amacımız gençlerin önünü açmak. 

“ Sinemasalı “isimli çalışmanızda izlenecek filmleri neye göre belirliyorsunuz? Kısa film çalışmalarında neler üzerinde duruyorsunuz?
Sinemasalı’da her hafta Salı günü gerçekleşen etkinliğimize devam eden arkadaşlarımızı zenginleştirecek, geliştirecek filmler seçmeye çalışıyoruz. Tanınmış yönetmenlerin en iyi filmlerini göstermeye çalışıyoruz. Mümkün olduğu kadar sinema dili olarak özgün, başarılı, tanınmış yönetmenlerin filmleri seyretmeye, değerlendirmeye çalışıyoruz. Geçen yıl konumuz Türk Dünyası Sineması idi. Türk Dünyası’ndan, çok geniş bir coğrafyadan; Türkiye’den, Türkiye dışındaki Türk topluluklarından önemli yönetmenlerin önemli filmlerini değerlendirmeye çalıştık. Bu yıl Türk ve Dünya sinemasından önemli filmleri seyretmeye, değerlendirmeye çalışıyoruz. Bunu yaparken de Türkiye’yi, Türk coğrafyasını ilgilendiren konuları seçmeye çalışıyoruz. Başarı öyküleri, insanların kendi kabuklarını nasıl kıracağına dair filmler bizim hoşumuza gidiyor yani kişisel ve toplumsal olarak içinde bulunduğumuz sıkıntıları aşmanın sorgulamaktan geçtiğini biliyoruz. Kendini, toplumu, aileyi sorgulayan filmler seyretmeye çalışıyoruz. Bazen sıra dışına da çıktımız oluyor tabi. Kısa film çalışmalarında bu yılki konumuz “Kirlilik.” Her yönüyle kirliliği anlatan senaryolar hazırladık ve çekimlerine başladık. 

Günümüz Türk Sinemasını nasıl yorumlarsınız?
Kültürün, herhangi bir milletin değerlerinin, müzikte, resimde, heykelde... işlenmiş haline biz sanat diyoruz. Şiir nasıl edebiyatın en ince, en zarif şekilde anlatılması ise sanatların hepsi kendi halinde etrafımızda tabiatta bulunan bir takım değerlerin tezgâhtan geçirilmesi, işlenmesi, parlatılması anlamına geliyor. Sinema da böyle bir şey; sanatlar derinleştikçe kendi kültürlerini incelemeye, parlatmaya emek harcadıkça nasıl gelişiyorsa, sinema da kendi kültürüne, tarihine ne kadar bakarsa o millete o kadar geniş ufuklar açıyor. Bu anlamda sinemada başarılı olmak için kendi kültürümüze bakmak gerekiyor. Oysa sinemamızda kendi kültürümüze bakmada çok zayıfız. Batıda çok derin felsefi çalışmalar var. Filmlerin büyük bir kısmı aslında batının felsefesine dayanıyor. Bizdeki sinemada derin bir felsefeye; tarihe, kültüre, medeniyete, bir Şark medeniyeti, bir Doğu medeniyeti, bir Türk İslam medeniyetine dayanılarak yapılan filmler göremiyoruz. Bir zayıflıktan ve belki de bilinçli bir geri bırakılmışlıktan bahsedebiliriz. Türk sineması başlangıçta çok samimi amaçlarla kurulmuştur ama bu amaçlar doğrultusunda derinleşememiştir, zenginleşememiştir. Hep yüzeyde kalmıştır. Bir toprağın üstünde gördüğünüz şeylere bakmak var birde altta derinde ne gibi hazineler var onlara bakmak var. Derinlerde saklı bu hazineleri ortaya çıkardığınız zaman sinemada da, sanatın diğer kollarında da başarılı olursunuz. Türk sinemasında bazı kıpırdanmalar var. Kendi kültürümüze bakmaya devam eder, derinleşirsek başarılı oluruz. Mesela son zamanlarda tarihi diziler görüyoruz; ”Elveda Rumeli”, “Muhteşem Yüzyıl” gibi. Yine en son “Fetih 1453” bunlar büyük eksikliklerine rağmen kendini tanıma hedefli çalışmalar olarak görülebilir. Yaptığımız işlerle, yani sanatla kendimizi tanımlıyoruz. Bu tanımlama işinde tanıtanların önemi büyük. Tanıtanların zayıflığını da ortadan kaldırabilirsek yani kendimizi ne kadar güçlü tanırsak o kadar başarılı oluruz. Yansıtma işinde sıkıntı yok, sinema tekniğini her yönüyle kullanıyoruz artık.  Ama bu çalışmalarda konuyu, derinliği tam göremiyoruz. Burada biraz sıkıntılar var. Sinema alanında kullanılan metinler edebiyat ürünüdür. Edebiyatımızın da güçlü olması gerek. Mesela bakıyorsunuz binli yıllara ait bir kostüm kitabı yok. Eğer o kostüm kitabı elinizde olsa, modacılar o dönem kostümü ile alâkalı bir yayın yapmış olsa, sinemacı da o dönem ile ilgili film çekerken rahatlık bulur. El yordamıyla bulduğumuz bilgiler yerine, değişik sanat dalları daha çok malzeme vererek yardımcı olursa Türk sineması başarılı olur. Başarının yolu hep birlikte derinleşip kökleşmekten geçiyor.

Seyredip de çok etkilendiğiniz bir film veya dizi var mı?
Türkiye’de Metin Erksan ve filmleri dışında beni etkileyen ciddi bir yönetmen ve film yok. Eskilerde kaldı; “Küçük Ağa” dizisini sevmiştim ama o günkü şartlarda bakmak lazım, bugün baktığımda çok önemli bir sinema dili olmadığı görüyorum. Elveda Rumeli, şahıslarında Damdaki Kemancı esintisi taşıyor gibi gözükmese idi güzel bir dizi olacaktı.  Büyük bir sıkıntı var; konular uyarlama veya zorlama oluyor, özgün değil. Türk Sineması budur diyebileceğimiz örnek çok az.  Dünyada ise beni Kırgızistanlı ünlü bir yönetmen Tölömiş Okeyev.etkilemiştir. Bütün filmleri güzeldir. En çok sevdiğim filmi ise Cengiz Aytmatov’un romanından uyarlanan “Gülsarı“ dır. Kendi coğrafyamızı çok iyi tanıyan, çok iyi şeyler çıkaran yönetmendi. Dostumdu. Allah rahmet eylesin. Bolatbek Şamşayev de beni etkileyen bir başka büyük yönetmendir.

Sizce Türk Sinemasının çok fazla gelişememesinin nedeni nedir?
Türk sinemasının en büyük problemi Türk sinemasına para harcayanların ilgileridir. Yapımcılar, bu coğrafyaya, bu sektöre sadece para gözüyle bakıyor. Hâlbuki bu coğrafyanın kültürüne hizmet eden ürünler zaten para getirir. Batıya ilgi duyan birçok sinema var. Bugün Hindistan sinemasına da baktığımız zaman Batı hayranlığını görüyoruz ama bunun özgün tarafı var, bu özgünlük bizim sinemamızda yok. Kendinize hiç bakmadan Batıya bakmak bir takım zaaflar, eksiklikler doğuruyor. Belki Türk Sineması’nda küçük kıvılcımlar oldu ama bu kıvılcımların çoğaltılması lazım bunu da gençler yapacak. 
Kendi kültürümüz; hemen yanı başımızda yaşayan insanların asil davranışları, onların güzel adetleri, gelenekleri, görenekleri, dinledikleri, yaptıkları şeylerdir. Çok geriye gitmeye gerek yok, bizim kültürümüz zaten yaşıyor. Çok olağanüstü yapımlara gerek yok; bir ordu ile savaş sahnesi çekmek yerine, çadırdaki savaş toplantısını, en az bir ordu ile çektiğiniz film kadar güzel anlatabilirsiniz, yeter ki bir sinema diliniz olsun. Farklı bir sinema diliyle, daha az maliyetli yapımlara girişerek, dayanışma içinde bir sinema ekibiyle başarılı işler yapmak mümkün. Herkes faklı açılardan bu eksiklik üzerine giderse, bu sıkıntı çok kolay aşılabilir. Yani pamuk eller, akrepler yüzünden cebe girmese bile yapılacak çok şey var.

Geleceğe dair hedefleriniz neler?
Önemli yazarlardan düşündüğüm uyarlamalar var, bunlar üzerinde senaryo çalışmaları yapıyorum. Bunları sinemaya aktarmak isterim ama imkânları yapabileceğim noktada görmüyorum. Kitap çalışmalarım var.  Genel olarak bir durgunluk dönemi yaşıyoruz. Kısa zaman içinde bu dönemin aşılacağına inanıyorum. Belki o zaman düşüncelerimizi gerçekleştirmek için bir takım fırsatlar buluruz. Akif’in dediği gibi “Ya hamiyetsiz olaydım, ya param olaydı!” 

Son olarak Sinema ile alakalı söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Günümüzde herkeste bir kamera var. ‘Büyük Gözaltı’ndayız, ama bu insanlara yetmiyor. Sinema gerçek hayatı değil gerçeğin çekirdeğini bize sunuyor ve İnsanlar da bu gerçeğin peşinde. Teknoloji gelişiyor, ilerde kişiye has televizyonlar kurulacak. İstediğiniz programı ekleyerek evinizde, odanızda kendiniz yapacaksınız televizyonculuğu. Ama sinema ve edebiyat hep var olmaya devam edecek. Sinema, hayatı yoğurarak; sevgiyle, ilgiyle, dikkatle, sanatla, kurgu ile özelleştirdiği insana, kendi macerasını sorgulatabildiği oran ve ölçüde, yaşayacaktır. 

10 Aralık 2013 Salı

Mal


Hafta sonu eşimle birlikte kızımın veli toplantısına katılmıştık. Bir baba, çocukların birbirleriyle olan ilişkilerinden şikayetle bizzat yaşadığı bir hadiseyi anlattı:

Arabasında Kızının bir telefon görüşmesine şahit olmuş, çocuk konuşmasında "Mal, salak, aptal, manyak, geri zekâlı" gibi hitaplar kullanıyormuş. Konuşması bitince sormuş.
-Kızım sen kiminle konuşuyordun öyle?
-En samimi olduğum arkadaşımla görüşüyordum.
-İnsan hiç en yakın arkadaşına böyle hitap eder mi?
-Baba ya, biz aramızda böyle konuşuyoruz.
Eve gelmişler. Yemek vaktiymiş. Yemek masasına oturacakken kızına seslenmiş:
-Geri zekâlı, yemek yiycez, gelsene!
Yemekte:
-Mal, şu tuzu ver!
-Salak, ekmeği uzatsana!
...
Eşi bu saçmalığa daha fazla dayanamamış;
-Bey, sen ne yapıyorsun? Söylediğin şeyler hiç hoş değil. Bir de çocuga örnek olacaksın. Sana yakışıyor mu?
diyecek olmuş. Kızı oradan atılmış:
-Anne, bırak babama dokunma, biz onunla daha yeni iletişim kurmaya başladık...

6 Aralık 2013 Cuma

Efsanenin Adı Şahmeran




EFSANENİN ADI ŞAHMERAN

Arslan Küçükyıldız

Elimde Bilge Kültür Sanat Yayınevi’nce yayınlanan “Efsanenin Adı Şahmeran” adlı nefis kapaklı bir kitap duruyor. (İstanbul, Kasım 2013,176 sf.) Sadece yazarınca imzalanan ilk kitap değil, zevkle okuduğum nadir kitaplardan biri olduğu ve Türk Edebiyatı’nın önemli bir başucu eseri olacağını düşündüğüm için hakkında bir şeyler yazma ihtiyacı hissediyorum. Öncelikle Bilge Kültür Sanat Yayınevi’ni Türk Edebiyatı’na böyle bir eseri kazandırdığı için kutluyorum.

Çocukluğumda okuduğum ve hayal dünyamı derinden etkilediğini düşündüğüm bir hikâyeydi Şahmeran.1960’lı yıllarda okumuştum. Kim kaleme almıştı bilmiyorum ama o efsaneyi bir köy ilkokulu kitaplığından aldığım, şimdi adını hatırlamadığım bir kitapta okumuştum. Şahmeran, binlerce yıldan beri söyleye geldiğimiz bir efsaneydi ve özellikle çocuklar ve gençler için müthiş bir uyarıcı etkisi vardı. En azından benim için öyle olmuştu. Kim kaleme aldıysa Allah ondan razı olsun.

Aradan çok uzun zaman geçti ama ne zaman bir yılan hikâyesi okusam, dinlesem ve yılan görüntüsü seyretsem, aklıma hep Şahmeran hikâyesi geldi. O kadar güçlü bir derin etkisi vardı ki sanki her büyük efsane gibi kendini hatırlatıyordu. Geçtiğimiz yıl Avrasya Yazarlar Birliği’nin Ankara Hamamönü’nde Kabakçı Konağı’ndaki Hikâye Okumaları etkinliğinde ödüllü reklamcı, hikâyeci Hatice Üzgül’le tanışıp onun Şahmeran’la ilgili bir roman kaleme aldığını duyduğumda bunun için çok heyecanlanmıştım. Efsane yeniden sahnedeydi. Büyük bir merak ve sabırsızlıkla Hatice Üzgül’ün romanını bitirmesini bekledim. Romanın yazımı biter bitmez ilk okuyanlardan biri olmak istedim. Hatice Hanım beni kırmadı ve biter bitmez gönderdi. Okudum, değerlendirmemi yazarına söyledim. Hayâl dünyamı zenginleştirmekle kalmayıp halkbilime ilgi duymamın da sebebi olan Şahmeran efsanesi olağanüstü bir kurgu ve nefis bir Türkçeyle, bir roman olarak, elimde idi. Bir çırpıda müsveddeleri okuyup bitirmiştim. Beklediğime değmişti. Sonraki günlerde, eseri Türkiye’nin önemli edebiyat ortamlarından biri olarak gördüğüm Türk Ocakları Kuşlukta Yazarlar Topluluğu yazarları da kitabı değerlendirdi. Çocuk ve Gençlik kitaplarının konuşulduğu Bala Kitap Topluluğu da eseri görüştü. İyi de oldu. Çünkü ciddi mahfillerde değerlendirilmeye layık bir eserdi. Sanıyorum Şahmeran gibi basılmamış bir eseri önceden konuşmak, eleştirmenler için de büyük rahatlık sağlıyor. Hatırladığım kadarıyla kitap eleştirmenlerce epey didiklendi. Hakkında yazılar yazıldı.[1] Şimdi de yayınlanmış güzel bir roman olarak elimizde. Yazarına ne mutlu... Çektiği onca sıkıntıdan sonra eserine kavuştu.

Biliyorsunuz Şahmeran Efsanesinin, Doğu Türkistan’dan Balkanlara kadar Türk Dünyası’nın birçok yerinde çok değişik anlatımları bulunuyor. Hacı Yakup Anad’ın hatıralarından okumuştum; Doğu Türkistan Şahmeran’ını. Türkiye’de de Mersin, Adana, Urfa, Mardin anlatımlarını okumuştum. Hatice Üzgül, bütün farklı anlatımları büyük bir titizlikle araştırmış, incelemiş, bunlardan yararlanarak pırıl pırıl bir Türkçe ile çok güçlü bir roman yazmıştı. Kanaatimce romancı olarak Hatice Üzgül üç önemli başarıya imza atmıştır. Romanın ilk özelliği, bu değişik anlatımları çok sağlam ve sahih bir anlatımla tekleştirmesidir. Hiçbirini ihmal etmeden, hepsinin üzerine çıkabilen bir efsaneyi, roman tekniği ile kaleme almak çok da kolay bir iş değildir. Hatice Üzgül, bu zor işi başarmıştır: Herkes kaşık yapar ama sapını ortalayamaz. Üzgül’ün ikinci başarısı Türk Edebiyatı'na olan hizmetidir. Reklamcılıktan gelmesi dolayısıyla olsa gerek, Türkçesi çok güzel. Bu güzel Türkçeyle, Şahmeran gibi insanlık tarihinin başından beri iyi ile kötünün mücadelesini anlatan zor bir konuyu, çok akıcı bir şekilde işlemesi Türkçemize büyük bir hizmettir. Efsane etrafında roman kurgusu içine dünya kuruldu kurulalı beri yaşanan iyi ile kötünün kavgasının mahir bir şekilde yerleştirilmiş olması kanaatimce yazarın önemli bir başarısıdır. Din ve ahlâk alanlarının derin konularını, çok nahif bir şekilde kaleme almış Üzgül.

Her yaştan okuyucuya hitap edebilecek duru bir dille kaleme alınmış Şahmeran, zaman içinde gittikçe daha çok değer kazanacak bir kitap. Çünkü “Küçük Prens” gibi hayalleri zenginleştiren, derin göndermeci(sembolik) anlatımlı bir kitap. Antoine de Saint-Exupéry’in Küçük Prens adlı kitabı Dünya Edebiyatı için ne anlam ifade ediyorsa Hatice Üzgül’ün Şahmeran kitabı Türk Edebiyatı için aynı anlamı ifade edecektir. 

Kitap, arka kapağında okuyucuyu hemen kendine çeken şu çarpıcı sözlerle özetleniyor:
Düşmanlarının ortaya çıkardığı bir efsanedir Şahmeran!
Dostluğun ve husumetin, ihanetin ve pişmanlığın, bilgeliğin ve büyücülüğün çarpıştığı bir dünyada geçer.
Belki bilirsiniz, kazananlar kaybetmeyi göze alanlar olur.
Ve diyardan diyara, nesilden nesile aktarılır yüzyıllarca…
Fakat çok önemli ayrıntıları hep eksik kalır.
Ta ki bugüne kadar!
Ta ki bu kitaba kadar!
Bu kitap, Şahmeranın şimdiye kadar hiç anlatılmamış kimliğini ortaya çıkarıyor. Efsaneyi gerçeklerle harmanlıyor. Hikâye içinde hikâye karşılıyor sizi. Hiç kesintiye uğramadan Âdem’in yaradılış sürecine tanık oluyorsunuz. Kâbil, Hâbil’i neden öldürdü, Camsab’la birlikte dinliyorsunuz. Akıp gidiyor anlam dolu cümleler peş peşe… Nuh Tufanı kopuyor. Kara bir gül ağlıyor. Şahmeran anlatıyor! Yalın bir dille, bilgece ve cesaret dolu… Hem tanıdık geliyor anlatılanlar hem de yeniden öğretiyor; sevmeyi ve sevilmeyi!”

Üzgül’ün yine 2013’te Bengü Yayınlarınca yayınlanmış bir hikâye kitabı var: Gece Yolcusu.[2]  Hikâyelerini yayınladığı bloğunda “Hayattan kesitler, insanlardan anılar araklayıp kâğıtlara döküyorum. Bazen şiirle, bazen hikâye ile kendimi paylaşıyorum. Hayatımın mesleği, reklamcılık..” diyor. “Reklamcı” ve “Hikâyeci” kimliğine bu kitabıyla “Romancı” kimliğini de eklemiş Hatice Üzgül. Bence mesleği bundan böyle sadece yazarlık olmalı.  Çünkü bu Türkçesiyle, erken kifayet duygusuna kapılmadan, yorulmadan yazarsa Türk Edebiyatı’na büyük katkısı olacağına inanıyorum. Efsanenin Adı Şahmeran kitabının sonunu okuyanlar Efsanelerin bir seri roman olacağını görecek ve sanıyorum gelecek efsane romanları büyük bir merakla bekleyecektir. Merak edenler için bir sır vereyim: Serinin ikinci romanı Lokman Hekim’in yazımı bitmek üzere.

Hatice Üzgül’ü, kitabın basımına katkıda bulunan dostları, Bilge Sanat Kültür yayınevini kutluyor, başarılarının devamını diliyorum.

(Bilge Kültür Sanat: 0.212.5207253 ve kitapçılarınıza müracaat ediniz.)

21 Kasım 2013 Perşembe

Yer


- Vardım baktım herzamanki yerimde bir adam duruyordu, dedi genç kız.
Annesi merakla sordu:
- Öğrenci velisi miymiş? Kimmiş?
- Bilmemki hiç veliye filan benzemiyordu. Tanımıyorum.
- Peki sen ne yaptın, ayakta mı gittin okula; koca dolmuşta sana yer veren biri çıkmadı mı?
- Dolmuşta değildi, beklediğim yerdeydi.



18 Kasım 2013 Pazartesi

Bir Dost Hikayesi: Şirinlerin Dünyası


AHMET KÖMEÇOĞLU  - 1964 yılında Kahramanmaraş’ta doğdu. Gazi Üniversitesi TEF Elektrik-Elektronik Bölümünü bitirdi. TRT’de Kurgucu olarak çalıştı. Avrupa’da Bir Sultan, Yayla Yollarında, Su Perisi Kayıklar, Sivas Kangal Köpeği, Ferhunde Hanım ve Kızları, Ankara Tiftik keçisi, Van Kedisi, Ankara Kedisi gibi pek çok drama ve belgesel programının kurgusunu yaptı. TRT Türkmenistan Temsilciliğinde üç yıl süreyle Türkmen Diyarı isimli haftalık programın yapımında yer aldı. Kırk dört bölümlük Avrupa’da belgeselinin danışmanlığını yaptı. Bir Çay İçiminde Türkmenistan kitabını yazdı. 

 ŞİRİNLERİN DÜNYASI

“Hocam kafanızı karıştırmaya geldim.”
Sesle beraber açılan kapıdan içeri dolan, Bilade’nin gülen yüzüydü. Asık suratlı görünmesine alışıkken böyle bir gülümseme takmışsa yüzüne arkasında bir şeyler var, demekti. Daha doğrusu bu ifade, çoğunlukla, o konuşacak ben dinleyeceğim, demekti.
‘Beni uyandırıyor hocam bu meret’ dediği acı kahveyi pek sevmememe rağmen, onunla beraber içmem gerektiğini düşünür, gelir gelmez çaycı hanıma siparişimi verirdim. Yine öyle yaptım. Onun deyişiyle ‘iki gâvur kahvesi’ söyledim. Bir garip adamdı, Bilade. Şu koca kurumda konuşabildiği, dertleşebildiği kaç kişi vardı ki dostum, arkadaşım diyebileceği?
O kendi işinden, daha doğrusu işindeki sıkıntılarından, ben de benimkilerden konuştuk, kahveler gelinceye kadar. Söz döndü, dolaştı, her zaman olduğu gibi memleket meselelerine geldi. Gündemdeki konuları, öncelikli sorunlarımız olmadığını bildiğimiz halde, nasıl olup ta herkesin konuştuğuna, bilir veya bilmez yorumladığına, hatta taraf oluşuna bir anlam bulmaya çalıştığını anlattı, uzun uzun. “Senin Şirin’den farkımız yok be hocam” dedi, Bilade. “Ne yapıyorsun sen?” diye sorduktan sonra, ağzımı açmama bile fırsat vermeden cevaplamaya başladı: “Şirin’in yemini veriyorsun, suyunu içiriyorsun. Kapıyı, pencereyi örttükten sonra, arada bir kafesin kapağını açıp dışarı salıyorsun. O ne yapıyor? Ürkek adımlarla kafesin kapağına geliyor, etrafı şöyle bir kolaçan ettikten sonra başlıyor uçmaya. Odanın içinde gürültüyle bir tur attıktan sonra ya tekrar kafesin üzerine geliyor ya da odada başka insanlar olmasına rağmen senin başına, omzuna konuyor. Yani kendisini kafese kapatana bağlılığını ilan ediyor. Kuş beyinli işte!”
-Kuş beyinliymiş!
“Bizim iyiliğimiz için kanunlar çıkartılıyor, eli kolu bağlanan biz oluyoruz. Hayat seviyemizi iyileştireceği söylenen yapılar yükseliyor, biz küçülüyoruz. Geniş yollar, ferah parklar çoğalıyor, biz siniyoruz. Cisimler ışıltıyla parlarken, ruhlarımız çelişkiler dünyasının karanlığında boğuluyor. Kim, tüm bunların sebebi?”
-Kendin bir şey yapma, ona buna çamur at. Oh, ne âlâ. Kuş beyinliymiş!
Derin bir soluk aldı, daha doğrusu iç geçirdi. Kahvesine baktı, bitmediğini görünce bir yudum daha içti. Akşamın alaca karanlığı basıyordu. Mesaimiz bitmek üzereydi. Önüne o gün yazdığım makalemi uzattım, hem okuması hem de biraz susması niyetiyle.
Ben Şirin’in yemeğine takviye yapıp, suyunu bırakayım, dedim. O yarın ki gazetede yayınlanacak makalemi okurken, ben Şirin’le uğraştım. Bu arada da ekledim:
-Ama ben Şirin’i çok seviyorum...
Gülümsedi, cevap verecek gibi oldu vazgeçti, okumaya devam etti.
-Çok seviyormuş! Sen kendini seviyorsun. Seninki hayvan sevgisi değil ki! Sen ve senin gibiler, her dediğinizi yapanları, size hiç itiraz edemeyecek zavallıları seviyorsunuz, adına da hayvan sevgisi diyorsunuz!
Bakalım beğenecek mi yazdıklarımı diye göz ucuyla Bilade’ye bakarken, yavaş yavaş çıkış hazırlıklarımı yaptım. Bir şey söylemez ama belli ederdi mimiklerinden, beğendiğini veya hoşlanmadığını. Aslında gazeteci değildim. Zaten kim gazeteciydi ki? Herkes yazıyordu, ben de yazarak rahatlayayım dedim, kendi kendime. Son zamanlarda yaşanılanlar karşısında belki sesimizi duyan birileri olur, milleti uyarmalı, diye düşündüm. Olan biteni önemsizleştirmek isteyenlere; paronaya ya da şizofrenik bir bakış diye alaya alanlara karşı, ilerleyen senaryonun devamında olabilecekleri, ülkenin ve milletin başına gelebilecekleri, söyleyelim istedim. Çünkü zaman gerçekten milletin aleyhine işliyordu. Dünyanın kaderini ellerinde tutanlarla, onların memleket içindeki uzantıları, insanlığı çağdaş birer köle yapma yarışındaydılar.
“Kültürümüzü etki altına alarak sömürüyü kolaylaştırmanın bütün yollarını deniyorlar. Tüketim toplumu olmanın önündeki en büyük engel olan dini ve dili, kendi ölçülerine uydurmak ve bunların belirlediği hayatı denetimlerine geçirmek için ne gerekiyorsa, behemehal yerine getiriyorlar. Tüketim ekonomisinden beslenen basın ve yayın organları vasıtasıyla, halk, çağdaş birer birey olmaları yolunda bilgilendiriliyor! Kimi zaman sözde bilim adamı, siyasetçi, sporcu ya da sanatçı denilen taklitçiler yoluyla, kimi zaman da bilinçli hazırlanmış moda ve eğlence programlarıyla benliklerin değiştirilmesine çalışılıyor. Millet, yeme içme adabından, konuşma biçimine kadar başka bir hayat tarzının içine sürükleniyor. Düşünmesine, sorgulamasına fırsat bırakılmadan tatlı sert tüketmeye zorlanan ve üretmeyen bir toplum, en büyük değer yargısı bireyler üzerinden sağlanan menfaat olan çağdaş dünyalılar için biçilmiş kaftan. Kendilerine yakınlaşan kişi ve toplulukları, her açıdan, özellikle iktisadi güçlerini ve toplumdaki durumlarını üst düzeye ulaştırarak, imrenilenler olmasını sağlıyorlar. Böylece sömürü düzenlerine hizmet eden, sadık kullarının sayısını çoğaltıyorlar. Bütün bu olanlar karşısında suskun kalmayı, şeytanla işbirliği yapmakla eşdeğer görenler,- ben ne yapabilirim?- sorusunun cevabını, aramalılar…”
-Hıh! Sanki kendi bulmuş ta başkalarına salık veriyor!
Yazımın son kısmını niye sesli okudu, merak ettim doğrusu. Ama nasıl olsa bir şeyler söyler diye sabırla bekledim. Okumayı bitirdikten sonra önce Şirin’e sonra bana baktı.
“Aramalılar,” dedi sustu. Tekrar, “aramalılar hocam,” dedikten sonra pencereden, sıra sıra dizilmiş bekleyen beyaz araçlara bakarak gitme vaktinin geldiğini söyledi. Kafasından geçenleri söylemek yerine böyle ilgisiz bir söz söylediğini düşündüm. “Doluşalım otobüslere, gidelim evimize” dedi, vedalaştık ve gitti. Şirin’in gönlünü okşayıcı birkaç güzel sözden sonra, onu kafesine kapattım ve ben de çıktım.
-Beni seviyormuş… ‘Kendine iyi bak kızım, yarın görüşürüz’ dedi ve gitti. El insaf! Bu nasıl sevgi? Bu karanlık yerde, beni bir başıma bırak git, sabahlara kadar gelme! Şimdi birazdan, temizlikçiler girer odaya. Şakır, şakır kilit açılır, pat küt çöp kovaları boşaltılır, o oraya, bu buraya çekiştirilir. Demezler ki; Şirin ürkebilir, korkabilir, biraz dikkat edelim. Beni Seviyormuş! Peh! Sevgiye bak! Uçmak isterim; kafesin kalın ve soğuk parmaklıklarına çarparım. Konuşmak isterim; ben söyler, ben dinlerim. Yemi ve suyu koydu gitti ya, her şey tamam onun için. Şirin yer değil yuva ister, bilmez ki! Ah bu insanoğlu… Hele şu arkadaşı! Gelir gider aynı lafları söyler. Be adam önce sen git kendi hayatını bir düzene sok. Sana ne düzenden, düzene kul olmuşlardan. Önce sen insan olmayı başar da ondan sonra başkasına ahkâm kes. Oh, özü höpürdete höpürdete kahvesini içiyor, keyif çatıyor, arada bir de bilmiş bilmiş bana bakıyor. Sanırsınız ki beni düşünüyor. Nerdee? Yok Şirin’den farkları yokmuş, yok kuş beyinliymiş? Ne boş laflar Ya Rabbim! Ne sanıyor bunlar kendilerini? Hadi siz kendinizi kendi ellerinizle, darlığa, yokluğa mahkûm ediyorsunuz, bizden ne istiyorsunuz? Ömrünüz boyu çalışıp, kendinizi konudan komşudan, eşten dosttan, havadan topraktan ayıran evler alıyorsunuz, hapishanede yaşarcasına yaşıyorsunuz diye bizi de kendiniz gibi mi sanıyorsunuz? Amaan, güle güle gidin. Alın çantalarınızı, siz de akşamları insan yutan, sabahları insan kusan homurtulu beyaz canavarlara doğru akıp giden güruhun içine katılın…
Eyvah! İşte, biri daha giriyor içeri. Bitmez bu gece bitmez… ‘Güvenlikçi’ dedikleri gölgeden nem kapanlardan biridir, kesin. Yavaş aç be adam şu kapıyı, insan ol biraz… Evet, o. Tek gelir her zaman ama yanında görünmeyen biri daha var. Elindeki karaltıdan gelir sesi. İşte yaklaşıyor. Allah’ım dokunmasa bari… Eyvah, ah salladı yine kafesi... Zalim bunlar zalim.
- Zzıt. Merkezden gezici üçe. Merkezden geçici üçe. İntikal ettin mi la? Zzıt.
- Zzıt. Evet, amirim. Guşmuş, guş! Zzıt.
- Zzıt. Aynı guş mu la? Zzıt.
- Zzıt. Evet, amirim. Hep okuyan yazan bir herif var ya onun guşu işte. Aynı, aynı. Zzt.
-Yavaş ört şu kapıyı. Ahh! Yine çarptı. İnsan oğlu insan! Her gün aynı sahneyi yaşıyorum, buraya geldiğim günden beri. Herkes gittikten sonra biri gelir, kapıyı açar içeri bakar, gider sonra başkası gelir, yanındaki görünmez adamla. Görünmez olan illa ki soracak, ne gördün diye, öbürü de her zaman cevap verir, alık alık. Dese ya sen de buradasın, ben de buradayım, niye bana sorup duruyorsun diye. Yok, demez. Akıl sır ermez şu insanların işine. Kul etmiş kendini, avucunun içindeki karaltıya! Guş imiş!.. Adımızı bile bilmiyor daha. Yok, yok hepsi aynı bunların. Bizimki yuvasında mışıl mışıl uyur, ben burada yoldan geçen ışıkları sayarım. Bir de korkularının mahkûmu olmuş bu tacizcileri beklerim, diken üstünde. Neymiş, beni seviyormuş… Peh!..

Kaynak: http://edekitap.com.tr/dergi-49

Bir Tas Çorba


Kemal Abi ömrünü inandığı gibi yaşayan nadir insanlardan biriydi. Hiç karşılık beklemeden, onca yaşına rağmen habercilik yapmaya, bir internet gazetesi çıkarmaya çalışıyordu. Haber ve yazı sıkıntısı çekiyordu. Haber ajanslarına abone olacak gücü yoktu. Gazetesinin yazarlarına hiç para veremiyordu, çünkü kendisi de bu işten fazla kazanamıyordu. Ama her şeye rağmen gazete çıkmalı, fikirler söylenmeli, dertlere çare olunmalı, güzellikler paylaşılmalıydı. Telefonda:
-Neden yazmıyorsun? diyordu.
O, her zamanki babacan üslubuyla konuşurken, ben yıllar öncesine, ortak hatıralarımıza doğru bir yolculuğa çıkmıştım. Nedense hep böyle olur, ne zaman onunla konuşsam geçmiş gözümde canlanırdı ve bir tas çorba...
Cevabım kısa oldu:
-Abi, yazacağım, söz!
Yazmaz olur muydum, yazacaktım tabi ama... Neyi yazacaktım ki? Bütün kelime ve kavramların, değerlerin birbirine karıştığı, kirlendiği, kirletildiği şu dünyada anlatılacak, yazılacak, çizilecek çok şey vardı. Lakin bunların pek azı kıymetliydi; Aşk, sevgi, dostluk, kendini düşünmeme, ömrünü bir değere adama gibi...
Ankara’nın, Türkiye’nin Komünist ve Ülkücü gruplar arasında paylaşıldığı yıllardı. Kimse kimsenin semtine, okuluna, sınıfına, yurduna serbestçe giremezdi. Siyasi kimliğinizi ispatlamak zorundaydınız. Ya bir tanıdık yahut o fikre mensubiyetini gösteren bir şeyler bilmeliydiniz. Öyle her ülkücü, elini kolunu sallayarak evinden, kaldığı öğrenci yurdundan okuluna kolayca gidemezdi. Okula hangi grubun ne şekilde gideceği belli idi. Mesela biz Ülkücü Dil-Tarihliler, Numune Hastanesinin karşısındaki kahvede toplandıktan sonra topluluk halinde gidebiliyorduk okula. Çünkü yalnız yakalandığınızda birileri sizi “indirebilir”di. Kaldığımız Konya Yurdu okula yürüyerek on dakika bile sürmezken önce Numune’den geçen dolmuşlara biner, sonra kahvede herkesin toparlanmasını beklerdik. Sıhhiye, Komünistlerin elindeydi. Bazı okulların her iki grubun girdiği yerler olmasının yanında, kelleyi koltuğa alarak gidilebilen okullar da vardı. Gidilemeyen okullar da. Meselâ ODTÜ, Siyasal Bilgiler gibi okullar bunlardan bazılarıydı. Komünistler Hacettepe, Siyasal, ODTÜ gibi devlet öğrenci yurtlarında hâkim ve birçok özel yurda sahip iken, ülkücülerin elinde resmi yurt olarak Site Yurdu (Atatürk Öğrenci Yurdu), özel yurt olarak da Yozgat, Kütahya, Konya, Niğde, Adana, Sivas, Giresun gibi illerin kalkındırma derneklerince yaptırılmış bazı yurtlar vardı.
Bunların bir kısmında ben de kaldım. Okula başladığım ilk hafta, bir gece Yozgat Yurdu’nda kaldım. Kırık pencereli geniş bir koğuşta yattım ve bir daha o yurda hiç uğramadım. Çünkü sabah kalktığımda her tarafım tutulmuştu. Üşütmüştüm. Sonra Site Yurdu'nda yer olmadığı için Kütahya Yurdu’nda üç beş ay kalmış, birinci yılın sonlarında yer açılınca Site Yurdu’na geçmiş, kapanınca da Konya Yurdu’na gelmiştim.
Konyalı hayırseverlerce yaptırılmıştı yurt. Ülkücülerin hâkimiyetindeki birkaç yurttan durumu oldukça iyi olan bir yurttu. Odaları büyüklü küçüklüydü. Elektriği, suyu, kaloriferi vardı. Olaylara uzak bir bölgede sayılırdı. Kütahya Yurdu gibi her gün kurşunlanmıyordu. Adana, Sivas, Giresun Yurtları gibi ateş ortasında değildi. Gerçi arada bir, “filanca yerde olay varmış, yardıma ihtiyaç var; koşun!” gibi haberler gelirdi ama öyle sınır bölgelerindeki yurtlar gibi değildi. Oralarda silahlı çatışmalar, kavga gürültü, yaralamalar, ölümler hiç eksik olmazdı.
Yurtta kantin yoktu. Karnımızı doyurmak için Niğde Yurdu’na giderdik. Yemekler ucuz sayılırdı, tabii parası olanlar için. Doğru dürüst paramız olmadığı için ara sıra giderdik. Tek ayrıcalığımız, kazara bir arkadaşımıza bir yerden biraz para geldiğinde soluğu yurdun karşısındaki pidecide almaktı. Parasız günlerimizde de yurtta peynir ekmeğe talim ederdik. Çoğu zaman onu da bulamayan arkadaşlarımız vardı. Bunlardan birini, Taşar’ı hiç unutmayacağım. Sabah kahvaltısı için aldığı sayılı zeytinle ekmeğini yer, öğlen okulda –ucuz olduğu için- iki defa yemek alır, onu güzelce yer ama akşam yemeği yemezdi, yiyemezdi. Çünkü ailesi veya başka bir yerden parası gelmezdi. Aldığı devlet kredisi ile ancak zeytin ekmeğe parası yetiyordu.
1979 yılı Ankara’da çok soğuk, çetin bir kış yaşadık. O yıl yurdun ihtiyaçları için yardımcı olan hamiyetperverler nedense ortalıktan kayboldu. Kaloriferler yanmıyordu. Acil durumlarda bile banyo yapamıyor, komşu yurtlara rica ediyor, hamam arıyorduk. Odalarda küçük elektrik ocaklarıyla ısınıyorduk. Üzerindeki çaydanlıklarda çayımızı yemeğimizi pişiriyorduk. Her odada bu ocaklardan yanınca, tabii olarak yurdun şebekesi buna isyan etti. Bir gece sigorta panosu yanmış. İkinci katın tuvaletindeki musluklardan birinin de gevşemesi aynı günü bulmuş. Tuvaletten koridora doğru akan su merdivenlere süzülmüş ve donmuş. Gece ihtiyaç görmeye kalkan bir çocuk tuvalete yönelince buzlanmış zemini fark edememiş, kaymaya başlamış. Elektrik kaçağı oluşmuş; bir yandan cereyana kapılmış, bir yandan kayıyor, bir gürültüdür koptu. Kurtarmaya koşanlar da aynı akıbete uğruyor, güç bela kurtuldular. Bu buzlanmanın iki üç gün sürdüğünü, yurdun parası olmadığı için elektrik ve su tesisatının tamirinin bir hafta filan yaptırılamadığını hatırlıyorum. Nispeten durumu iyi olan bir yurttu dediğim Konya Yurdu’nun ahvali böyle idi. Gerisini siz düşünün.
Böyle bir kış gününün sabahında yatağında kaskatı kesilmiş, donmak üzereyken bulan arkadaşlar Muhammed Ulubaş adlı o arkadaşımızı hastaneye ucu ucuna yetiştirmişlerdi.  Böyle bir sürü hikâye hatırlıyorum ama size şu bir tas çorbanın hikâyesini anlatmak istiyorum:
O ağır kış güç bela geçmiş, tatil yaklaşmış, yurtta kalanlar azalmıştı. Maddi durumum oda arkadaşım Taşar’a göre iyiydi ama çoğu zaman ben de parasız kalıyordum. Gene böyle günlerimdeydim. Ramazan yakındı. Bende beş para yok; oda arkadaşlarım Cengiz’de, Raşit’te, İsmail’de de, kimsede para yok. Yurda tıkılıp kaldım. Bir tarafa gidemiyorum. Yurdun kalabalık odalarından birinde yatıyorum. Karnım aç ama tek kuruş param olmadığı için yataktan çıkamıyorum. Arada bir kalkıp su içiyorum. Kitap okumaya elim varmıyor. Açım. Hiçbir şey yemeyeli bir gün geçmiş. Aç insan ne yapar? Sürekli açlığını düşünür; ben de düşünüyorum ama yapabileceğim bir şey yok. Bari o anda içinde bulunduğum fizikî ve ruhî durumu yazıya geçireyim, elime aldığım kâğıda açlığımı ve açlık psikolojimi yazayım diye yazmaya başladım; işte şöyle oldu, böyle oldu, karnım guruldadı, şunu yemeği düşündüm, bunu yemeği düşündüm, şunu canım istedi gibi şeyler yazıyorum. Ümitliyim; bir yerlerden bir imdat nasıl olsa gelir diye düşünüyorum. Açlığımın birinci günü böyle yataktan çıkmadan, arada bir açlığımın seyrini kaleme alarak geçti. Kendimi dinliyorum. Hissettiklerimi kaydediyorum. Zola gibi aklıma ne gelirse olduğu gibi yazıyorum. Dostoyevski’nin açlık içindeki kahramanlarına benzetiyorum kendimi. Yazabilmek hoşuma gidiyor. Kendi kendime ne kadar aç kalabileceğimi merak ediyorum… Kararlıyım; sonuna kadar aç kalacak ama açlığımı yazmaya devam edeceğim. Nasıl olsa diyorum kendime, yılda bir ay oruç tutuyoruz, oruçlu olduğunu farz et! Zaten Ramazan da gelmiş, sabrediyorum.
Açlığımın ikinci günü Arife günü idi. Oldukça zor geçti. Açlığı daha sık düşünüyor, daha az yazabiliyordum. Zar zor akşamı buldum. Fikret'in "Bugün yine açız evlatlarım" şiirini hatırlayarak, ertesi günün Ramazan olması hasebiyle sahuru beklemeden suyumu içtim ve oruca niyetlendim. Zaten açtım. Açlığa talimliydim, su içmeden de durabilirdim. Tabii ki orucumu da tutacaktım.
Ertesi gün -açlığımın üçüncü, Ramazan’ın birinci günü- ortalıkta farklı bir hava var. Kimse yemek yemiyor, kahvaltı yapmıyor, çay içmiyor. Ben yine yataktan çıkmıyorum. Uyumuyorum ama bir halsizlik, uykusuzluk var üstümde. Sanki daha az açlık hissediyor gibiyim. Tarihe not düşmek için başladığım açlık hikâyemi de bir türlü ilerletemiyorum! Açlıktan başka bir şey düşünemiyorum ki. İyice yazamaz oldum ama bunu da çok büyük bir mesele olarak görmüyorum. Açlığıma bir çözüm üretmem lazım. Beynim sadece bununla meşgul.
Ramazan’ın ilk gününü, battaniyenin altında, oruç tutmakta zorlananların sohbetlerini; akşama ne yiyecekleri ve ne pişireceklerini konuşanları dinlemekle geçirdim. İftar saati yaklaştıkça herkesteki uhrevî heyecan artıyor. Oruç tutanlar iftar sofrası hazırlamaya başlamışlar. Birazdan top atılacak! Üç gündür sadece su ile idare ettiğim için hiç telaşlanmıyorum. İftarda kalkıp suyumu içeceğim ve yeniden yatacağım. Ama nefis öyle bir şey ki, yan odalarda yapılan bütün yemekleri tarifliyor insana. Hazırlanmakta olan iftar sofralarına kendimi nasıl davet ettirebileceğimi filan düşünüyorum. Aksi gibi iftar sofrası hazırlayanların hiçbirini tanımıyorum. Başka okullardan çocuklar. Merhabamız olsa da tanışıklık yok. Dil Tarihliler de ortalıkta gözükmüyor. Kalkıp sersem sepeler ortalığı kolaçan ettim ama en küçük bir ümit ışığı yok. Serde gururlu olmak var. Kimseye minnet etmemeye karar veriyorum. Yapacak bir şey yok. Biraz sonra iftar olacak. Sudan başka bir şey olmayan soframı hazırladım. Orucumu açacağım. Ezanın eli kulağında.
Koğuşun kapısından Behçet Kemal Abi girdi. Benim sudan ibaret iftar soframı görmüş ve durumumu anlamış olmalı ki:
-Arslan ne yapıyorsun?
Bende söylenecek söz yok.
-...
-Kalk gidiyoruz! dedi. 
Tabii nereye gittiğimizi merak ediyorum, o sıralarda yurtta adam az, olaylar artmış, sık sık nöbete yazıyorlar. ‘Herhalde nöbete filan gidiyoruz.’ diyorum. Ama içimde de küçücük bir ümit ışığı parlıyor. Diğer nöbetçiler de iyi kötü bir şeyler getirir, ben de nasiplenirim, diye düşünüyorum ve Kemal Abi’nin peşine takılıyorum. Kemal Abi beni kendi odalarına sokuyor. Ortadaki sehpanın üstünde bir tas çorba ve pideden oluşan iftar sofrası hazırlanmış. Birkaç kişi var. Beni sofraya buyur ediyorlar. İçerdekilere selam veriyorum ama içimden Allah’a dua ediyorum, şükürler ediyorum. Allah’ım benim yurt köşelerinde aç bilaç oruç tutmama razı olmamış, bir kulunu iftar yapabilmeme vesile etmişti.
Kemal Abi’nin ev sahipliğinde üç beş arkadaşla yaptığımız o iftar hayatımın en güzel iftarı, yediğimiz o bir tas çorba, hayatımda içtiğim en güzel çorba oldu.