10 Şubat 2016 Çarşamba

12 Ocak 2016 Salı

Bir Kitabın Düşündürdükleri

Osmanlı'da Kürt Kadını - Jınen Kurd di Serdema Osmanide
OSMANLI'DA KÜRT KADINI YAHUT KÜRTLER ÜZERİNDE ÇALIŞAN AJANLARA SAYGI KİTABI[1]

Arslan Küçükyıldız

Mehmet Bayrak 2007 yılında "Osmanlı'da Kürt Kadını", daha doğrusu iç kapaktaki adıyla "Gravür, Fotoğraf ve Kartpostallarla Osmanlıda Türk Kadını" adlı bir kitap yayınlamış. (Ankara, Özge Yayınları, 240 sf.) Birinci sınıf bir kâğıda basılmış, ciltli, gömlekli büyük boy kitap. Kitabı ne yazık ki yeni gördüm. Kitabı elime alıp birbiriyle ilgili ilgisiz birçok konuya temas ettiğini, hepsinin de ortak noktasının Kürtlere ayrı bir kimlik giydirmek olduğunu gördüğümde, dikkatlice gözden geçirmeye karar verdim. İlk anda tamamen propaganda amaçlı, yabancı bir gizli servis tarafından hazırlanıp, "Buyur bunu kendi adınla bas" denilerek yazarın eline tutuşturulmuş bir kitap gibi gözüküyordu. Böyle olunca onu değersiz bir kitap diye bir kenara atmak yerine birşeyler öğrenmek amacıyla okumaya çalıştım.

Kürt kökenli, Kürtleri farklı bir millet olarak gören ve onun kültürünü yükseltmek amacıyla çalışan samimi bir Kürtçünün, kitabında değil övmesi, yerden yere vurması gereken konuları Mehmet Bayrak'ın ballandıra ballandıra anlatması doğrusu onun samimi olmadığını düşündürdü bana. Çünkü sınırları belirtilen bir konuda bu kadar abuk sabuk iddiayı, tezi bir araya getirmesi onun sadece bilgisiz değil, maksatlı bir kişi olduğunu ve bu sebeple de bu kitabın değerlendirilmesi; eleştirilmesi gerektiğini düşündüm. Kitapta kullanılan bilgilerin neredeyse tamamı ajan olarak Osmanlı döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti devrinde Türkiye'de görev yapan ve çoğu Türklerden ve Kürtlerden nefret eden yabancı ajanların (1) -ki bunların bir kısmı seyyah, arkeolog, botanikçi, kelebek avcısı vs. kılığındaydı- kitaplarından devşirilmiştir.(2) Gömleğin ilk düğmesi yanlış olunca bütün düğmeler yanlış iliklenir, bilirsiniz. Kaynakçaları incelediğimde Şerif Fırat, Seyit Ahmet Arvasi ve Mehmet Eröz gibi Kürtler üzerine çalışmış tarafsız yazar ve bilim adamlarından hiç yararlanılmadığını görmem bu kanaatimin en önemli sebebidir.
Çok kaliteli bir baskı ve cilt içinde sunulan kitap, İngilizce, Türkçe, Kürtçe yazılmış Giriş bölümü dışında Türkçe ve Kürtçe sunulan altı bölüm ve seçilmiş Kaynakça'dan oluşuyor. Ayrıca her bölümün sonunda kaynakça var. İngilizce nedense sadece Giriş bölümünde kullanılmış. Diğer bölümler Türkçe ve Kürtçe. Bence İngilizce Giriş bölümü kitapta yer almamalıydı. Anlamsız kaldı. Yahut da kitap üç dilde sunulmalıydı. Bunun sebebini kitabın ilk bölümünü okuyunca anlıyorsunuz. Birinci Bölüm: Gravür, Fotoğraf ve Kartpostallarla Kürt Kadını, İkinci Bölüm: Geçmişten Günümüze Kürt Kadını, Üçüncü Bölüm: Maraş Yöresinden Bir Kürt Amazon Kara Fatma, Dördüncü Bölüm: Gravürlerle Kürt Kadını, Beşinci Bölüm: Osmanlı ve Batı Fotoğraflarında Kürt Kadını, Altıncı Bölüm: Osmanlı Kartpostallarında Kürt Kadını.. Öncelikle şunu belirtmeliyim. Ne kitabın adı doğru konulmuş, ne bölümlemesi doğru yapılmış ne de muhtevası doğru ve sade bir biçimde işlenebilmiş. Ben Türkçe yazılmış bölümlerde baştan ayağa dil, gramer ve imla hataları buldum. İyi bir Türkçeci tarafından gözden geçirilmediği belli. Kitapta işlenmeye çalışılan konular öne çıkmış, dil sorunları göz ardı edilmiş. Kavram birliği olmayan bir üslup kullanılmış.
Kitap 240 sayfa içinde sunulan İngilizce, Türkçe, Kürtçe Giriş bölümü, metinler, Fotoğraflar, Gravürler, Minyatürler, Kartpostallar ve Çizimlerden oluşan resimlerden ve seçilmiş kaynakçadan oluşuyor. Kitabın resimleri metinleri destekleyici olarak verilmiş gibi gözükse de metinden bağımsız resimler. Kitapla hiç ilgisi olmayan resimlere rastlıyorsunuz. Kürt kadını ile de hiç ilgisi olmayan resimlere oldukça sık rastlanıyor. Kitaptaki 216 resmin her birinin resim olarak bir iletisi ve ayrıca yanında metin olarak da bir iletisi var. Kitabı bu yüzden metinler ve resimler başlıklarıyla ele almak gerekir. Metinlerin de çok ciddi bir tenkide ihtiyaç duyduğunu söylemeliyiz.
Kitapta, kitabın başlığında görülen Resim, Gravür ve Kartpostal sınırlaması yok. Kitapta Osmanlı döneminde yayınlanmış yabancı seyyahların, seyyah ve arkeolog kılığındaki ajanların ve yazarların eserlerinden olduğu kadar günümüzde Kürtler hakkında yazılan yabancı eserlerden de yararlanılmış ve bu eserlerden alınan minyatür, tablo ve çizimler de mevcut. Sınırlama konu açısından da yapılmamış. Milat öncesine dair resim ve konulara, Amazonlara kadar kitapta her konu var. Osmanlı dönemi değil tarih öncesinden günümüze Kürtler anlatılmış. Kitap sadece Kürt Kadınlarını anlatmıyor. Onların nasıl kahraman, fedakâr, kocasının yanında savaşan, ata binen, hayvanlarına, evine bakan kadın olarak göstermiyor. Sadece Osmanlı'da Kürt Kadınları değil, Doğu kadınları, Türk kadınları, Ermeni kadınları, Asur kadınları, Süryani kadınları, Yezidi kadınları, İran kadınları, Arap kadınları değil Alman, İngiliz, Fransız, Amerikalı kadınlar da var. Okuyucu, kitap Kürt kadınlarını anlatacak diye beklerken erkeklerle karşılaşıyor.
Kitapta kadından çok erkek resimleri olduğunu hemen söyleyelim. "Ne var bunda?" diyebilirsiniz. Var. Kitaptaki erkeklerin çoğu Kürt erkeği değil. Kürt kadınlarının anlatıldığı bir kitapta Kürt erkeklerinin yer alması daha uygun olurdu. "Karısının yanında yer almış, sosyal hayattır, birlikte sunulması doğaldır." derdik. Kitaptaki erkek resimleri, İngilizlerin "Ortadoğu" dedikleri, İspanya'dan Hindistan'a kadar olan bölgeyi adım adım dolaşan, bu bölgedeki insanları yakından tanıyarak onları kendi emellerine göre yönlendirmeye çalışan ajanların resimleri. Kürtler üzerinde çalışan "büyük" seyyahlar, misyonerler ve "yazar"ların, kısaca Türkleri ve Kürtleri "Divide and rule" (Böl, parçala; yönet) ilkesiyle çalışan ülke ajanlarının resimleri, kitapta Kürt kadınlarından daha çok yer almış. Tabi kadın ajanların resimleri de çok sayıda. Bu resimler sunulurken, bu kişilerin ajan olduğu belirtilmiyor: "Kürtler üzerine çalışmalarıyla tanınan", "Kürdistan'a ilişkin önemli bir seyahatnamenin yazarı olan" vs. şeklinde "yazar" kimlikleriyle okuyucuya sunuluyorlar. Bu aziz(!) yazarların ajan kimlikleri verilmezken, arkeolog vb. kimlikleri ihmal edilmiyor kuşkusuz. Kitabın ilk 65 sayfasının metinlerinin üzerinde bu casusların resimleri var. "Kürtler üzerinde yaptıkları çalışmalarla tanınan" bu ajanların çoğunun Kürtleri günahı kadar sevmediği ve sadece gizli servis görevleri gereği Kürt kıyafeti giyip aralarında yaşadıkları bilindiği halde, hiç bu konulara temas edilmediği gibi onların Kürt kıyafetleri içinde olmaları "ilginç" bulunuyor, herhalde bununla övünülüyor. O kadar ki bu rezil casusların birinin fotoğrafının yanındaki açıklamada fotoğrafta görülen köpeğinin adı da veriliyor. Evet, aslına bakılırsa o ajanın gözünde Kürtlerin köpek kadar değeri yoktu. Bugün de o ajanların çabalarının devamı niteliğindeki bir kitapta bunun olmasını doğal karşılamak lazım. Kürt kardeşlerimin bu kadar aşağılanması benim midemi bulandırdı.
Kitabın bu yabancı ajanların resimlerinin verildiği ilk bölümünün sayfa düzeni şöyle: Sayfanın üçte ikisi metin, üçte biri resimlerden oluşuyor. İlk 65 sayfanın çoğunda sayfaların üçte birinde ajan resimleri sunuluyor. Şimdi düşünelim ve soralım: Bu insanlar Kürtlerle ilgili çalışmalar yapmış, kitap yazmış insanlar, doğru ama bunlar ajan. Bunların yazdıkları kendi gizli servislerinin denetiminden geçen, söylenmemesi gerekenleri söylemeyen (bugün bile yabancı gizli servislerin Kürtlerle ilgili yazışmaları kamuoyundan gizli tutulmaktadır) yazılar. Siz bu yazıları aldınız ve kitabınızda kullanıyorsunuz. Olabilir. Yazılarından bölümler alıp kullanır, yorumlarsınız. Peki niye bu ajanların resimlerini kitabınınız hem ilk bölümüne, hem de sayfaların üst kısmına üçte birlik bir orandaki bölüme koyarsınız? Bunu tek bir açıklaması vardır. Bu kitap, filanca kişiye saygı, falanca kişinin hatırasına vb. şeklinde çıkarılan bir anma kitabıdır. Hadi açık söyleyelim; İngiliz Gizli Servisinin hazırlattığı kötü bir propaganda kitabı gibidir ve sanki İngilizler, gelecekteki saha ajanları için bir nevi el kitabı hazırlatmışlardır. "Bakın, bu bu kişiler Kürtler üzerinde çalıştı, bundan sonra da siz çalışacaksınız, geldiğimiz nokta budur, buradan siz devam edeceksiniz" demişlerdir. Kürtler üzerinde çalışacak ajanlara, geçmişte çalışan ajanlar hakkında yeteri kadar ipucu veren bir kitaptır. Onların Kürtlere ayrı bir milli kimlik giydirmek, Türklerden ayrı bir millet haline getirmek için yaptıkları çalışmaları, üzerinde durdukları konuları özetleyen bir kitaptır: This is Memory book of the agents.
Kürtler üzerinde çalışan ajanlara saygı ve çalışmalarının özeti mahiyetindeki bu kitabın ilk bölümünde fotoğrafları ve resimleri verilen ajan yazarları gözden geçirince hakikaten İngiliz Gizli Servisinin bir anma kitabı olduğunu düşünüyorsunuz: Hanry Layard (sf. 26), Mordtman (sf. 27), Carsten Niebuhr (Sf. 28), Dr. Madden (Sf. 29), Helmut Von Moltke (sf. 30), Arminus Vambery (sf. 31), Victor Langlois ve eşlik eden (Ermeni) Butrhros Rock (sf. 32), M. Th. Deyrolle (sf. 43), T. M. Chevalier (sf. 44), Henry Binder (sf. 45), Bayan Bişhop (sf. 46), Henr Rigs (sf. 47), Henry Blocquville (sf. 48), Oskar Mann (sf. 49) Gertrude Bell (sf. 50), Adela Hanım-Binbaşı Soane (50, 51, 71), Annemarie Von Nathussius (sf. 53), Olga Moberg (sf. 54)Elin Sunvall (sf. 55), Bayan Gudhart (sf. 56), Martha Dahl (sf. 57), Ewald Banse (Sf. 58), Major Soane (Binbaşı Soane demek istiyor, demek ki metin yazarın eline böyle verilmiş.) (sf. 59), Mark Sykes (sf. 60), Arnold T. Wilson (sf. 61), Binbaşı Noel (sf. 62), Rawlinson (ve köpeği "George") (sf. 63), Müller (Sf. 64), Lehmann-Haupt (Sf. 65). Bu kişilerin bazıları Kürt kıyafetleri ile çektirdikleri fotoğrafları kitaplarına koymuşlardır; bağıra bağıra böyle onları aldattım demektedirler. Mehmet Bayrak da gururla bu resimleri alıp kitabına koymuştur. Kürtler açısında önemli bir seyahatnamenin yazarı, Kürt aşiretleri ile ilgili ilk önemli bilgileri veren, Kürtler üzerine yoğunlaşan yazar, Doğrudan Kürtler üzerine yoğunlaşan yazar, Kürdistan için önemli bir seyahatnamenin yazarı vb. şekilde takdim edilen bu ajanların görevi bellidir. Çok şükür ki bugün bölgeye ne amaçla geldikleri gün gibi biliniyor. Peki kitabın yazarı ne amaçla bu ajanların resimlerini kitabına koymuş olabilir? Yalnız başına İngilizce Önsöz, İngiliz hayranlığına biraz fikir veriyor ama yeterli değil. Kitabın birinci bölümü herşeyi açık edilyor: Siz bir Kürt kadını kitabı yazacaksınız ama bu kitap başta İngiliz ajanları olmak üzere Kürt milleti yaratma için çalışan ajanları anma kitabı şeklinde olacak. Bunun başka bir açıklaması yoktur.
Kitapta Kürtlerle ilgili ilgisiz her konudaki resme, fotoğrafa, yazıya yer verildiğini söylemiştik. Resimlerin içinde "Kürt hançeri, Kürt Kalkanı ve Borazanı, Kürt Sabanı, Kürt Filintası" var. Leyla ile Mecnun Mesnevisinden, Varaka ve Gülşah Mesnevisinden resimler olduğu gibi Busbeck'ten Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail'e, Milattan önceki Kürtleri yansıtan çağdaş(!) minyatür portrelerine (1984'lerde yapılmış ve Berlin Sanat ve Tarih Arşivinden alınmış), Geçmiş çağlarda Mezopotamya'daki Süryanilerde kadın-erkek eşitliğini yansıtan minyatür portrelere (1970'lerde yapılan), Mazdeizm dininin aşk ve doğurganlık tanrıçası Anahita'ya kadar ne ararsanız var. Tabi kitapta bazı resim sahtekarlıkları da yapılıyor: Görenlerin günümüzde yapıldığını anlayacağı ve herhangi bir günümüz Türkmen kadınının karakalem resmi diyebileceği ip iğiren kadın resimlerini (sf. 25, 65), keçi sağan Türkmen kadını resimlerini, herhangi bir Osmanlı veya şark kadını minyatürü diyebileceği minyatür ve gravürleri Kürt kadını olarak sunma çabası açıkça görülüyor. Kitapta İranlı, Arap, Ermeni vb. kadınları da Kürt kadınları olarak sunuluyor. Ermeni, Süryani, Yezidi, Asur kadınların yer alması tamamen yürütülen beyin yıkama faaliyeti ile ilgili gözüküyor. Sırf göğsünü açıp çocuğunu emzirmesi benziyor diye Cezayirli bir kadın resmi bile kitaba girmiş. Aynı şekilde Osmanlı dönemiyle hiç ilgisi olmayan günümüz ressamlarından Rıza Topal'ın köy düğünü tablosu kitapta yer alıyor. Osmanlı minyatürü İran minyatürü denilerek kullanılmış. (sf. 121) Avrupalıların "Doğulu Kadın" adıyla çizdiği gravür ve resimler Kürt resmi olarak sunulmuş (sf. 133, 134) ki bu resimleri görenler onların Harem'le ilgili resimler olduğunu hemen anlar. (sf. 133, 134) Kafkaslardaki Asur ve Kürt kadınlarından (sf. 100, 101) , Kayseri'deki Ermeni ve Kürt kadınlarına kadar her türlü çarpıtma var. (sf. 126) Bir taşla iki kuş: Hiç Kafkaslarda olmamış Kürtler Ermenilerle yakınlaştırılmış olacak, hem de Kürtlere biçilen yeni kimlikte Kürtler ve Ermeniler yakınlaştırılmış olacak.
Bu göğsunu açıp çocuğunu emzirme işi önemli. Zira kitabın hemen başında bazı fotoğraf ve gravürler verilmiş. Bu fotoğraflar sonradan gizli servislerce birleştirilmiş ve gravür haline getirilmiş. Fotoğrafların ilkinde bir Caf kadını yanında bir kız, kucağındaki çocuğunu emzirirken görülüyor. (Sf.20) İkinci fotoğrafta Diyarbakırlı bahçıvanlar görülüyor. (Sf. 22) Ajan ressamlar bu iki fotoğrafı birleştirmiş ve ortaya şöyle bir gravür çıkmış; beş erkeğin arasında göğsünü açmış ve çocuğunu emziren bir kadın ve bir genç kız. Müslüman bir kadının karnı acıkan bir çocuğu emzirmesinden daha tabii ne olabilir. Evet, bunu yapar Kürt kadınları ama bu şekilde değil. Bir kenara döner ve kendisini kem gözlerden sakınarak çocuğunu emzirir. Alenen teşhir söz konusu bile değildir. Bunun böyle olduğunu iddia etmek ve göstermek için Batılılarca bu gravür yapılmıştır. Peki bu kitapta fotoğrafları kurgulayarak gravürle yapılan sahtekarlık üzerinde duruluyor, kınanıyor mu? Ne gezer. Bu kitap Kürtlerin Müslüman kimliği üzerinde durmak ve onun sosyal hayata yansımalarını göstermek bir yana, Batılıların iddia ettiği ve inşa etmek istediği bir Kürt kadını kimliği oluşturulmaya çalışılıyor. Müslüman kimliği görünmeyen, Hıristiyan, Ermeni, Süryani, Yezidi, Asur...'a yakın ama en az bin yıldır etle tırnak olduğu Türklere uzak; kısaca "Mezopotamyalı" bir Kürt kadını. Bu amaçla kitapta bırakın Şarkla, Kürtlerle hiç ilgisi olmayan Hıristiyan müzisyen ikonaları bile kullanılmış. (Sf. 120) "Mezopotamyalı dansöz" (sf. 119) diye sunulan resim de bir Hristiyan Arap veya Süryani olsa gerek. Tabii 1920 yıllarında Dersim'de ajanlık yapan M. Chater'in çektiği resimlerdeki Alevi kadınların fotoğraflarının verilmesini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir (sf. 95-96): Alevi Kürtler iddiasını sağlam tutmak gerekir, zira günün birinde Aleviler de Kürt meselesi, daha doğrusu Ermeni meselesi, daha doğrusu Büyük İsrail için kullanılmalıdır!
Batılıların kafasındaki Kürt kadını onların oryantalist fantezilerine uygun bir Kürt kadınıdır. Kitap o kadar kötü bir propaganda kitabı ki "Kürt kadınlarının dansı" diye sunulan resimde sadece bir erkeğin dans ettiğini görebiliyorsunuz. (Sf. 78) Yoksa çoğu homoseksüel olan İngiliz ajanlarının bir fantezisi de bu muydu diye düşünmeden edemiyor insan. 1943 tarihli bir desenler albümünden bir Ermeni tarafından aktarılarak 1987'de Paris'te basılan bir kitaptan alınan bir resim, bu fantezinin canlı bir örneği: Bir çadırda yalnız başına bir Kürt kadını ile M. Belin birlikte çizilmiş. (sf. 103) Bu fantazi Müslüman değil "Gayrimüslim Kürt Kadını"dır. (sf. 102) "Asuri Kadın" (sf. 101) "Süryani Kız"dır. (Sf. 77) "Ermeni Papazı ve Kürt kadınları (Sf. 76) Bu fantezinin içerisinde Batılının kolayca yararlanabileceği bir Kürt kadını yatmaktadır: Göğsü açık, çadırda Hristiyan bir misafir kabul eden, dans eden... ve Batılıların emelleri için savaşan! Kırım Harbi'ne katılmak için aşiretiyle İstanbul'a gelen kahraman Osmanlı kadını Kara Fatma bu maksatla kitapta ayrı bir bölüm olarak işlenmiş, konu sündürüldükçe sündürülmüştür. Bu maksatla sırf kadınlarının savaşçılığı dolayısıyla Amazon resimlerine (sf. 108) Perslerle savaşan Kürt kadını resimlerine yer verilmiştir.(sf. 72) Kitapla arkasına Kürtleri takıp savaşa giden bir Kürt Kadını tipi oluşturulmaya çalışılıyor. Yazar en sonunda baklayı ağzından çıkarmış; Batılıların istediği bu bu kadın tipine örnek olarak kadıngerilla, politikacı ve ana olarak Leyla Zana'yı göstermiş...(sf. 87) Burada şunu sormak gerekir: Bir devlet kendisini yıkmak isteyen terör örgütünü kutsayan bir kitabı nasıl olur da destekler? Bu devletin hiç mi kültür siyaseti yoktur? Bu ne biçim hamakattır? Bunun suçluları kimlerdir?
Kitapta 52 adet meşhur Kürt kadınının da listesi veriliyor. 20 bin beyitlik divan ve tarih sahibi bu kadınları neden sadece yabancılar biliyor da Kürtler tanımıyor, merak ettim doğrusu. (Sf.88-91)
Kitapta en çok dikkatimi çeken konulardan biri de Caf Aşireti lideri Adela Hanım ile İngiliz ajanı Soane'nin ve eşinin fotoğrafları oldu. Bu fotoğrafların açıklamasında ajan Soane bir yazar olarak takdim ediliyor. Bir başkasında diplomat olarak. Kaynaklardan da görülebileceği gibi adam usta bir istihbaratçı. Onu "birçok kez kabul eden" Adela, ki kitabın bazı yerlerinde Adile denilmiş, bu adamla ve karısıyla birçok kez buluşuyor. Kitapta bu Adela Hanım aşiret yöneten, örnek, aydın ve modern bir Kürt kadını olarak sunuluyor. Hâlbuki bu mesele çok açık: Adela Hanım bir İngiliz casusuydu, Caf aşireti yöneticisinin yanına onun karısı olarak sokuldu. Günü gelince ortadan kaldırılan ağanın yerine geçen Adela Hanım aşireti bir Kürt kimliğiyle idare etti. Fotoğraflardan da bu durum belli olmaktadır. Adela Hanım gayet rahat, kılık kıyafetiyle oturuşuyla tam bir İngiliz'dir. Benzer şekilde İngiliz kadın ajanları Vehhab'ın yanına, Mekke Şerifi'nin oğlunun yanına onun karısı olarak sokulmuşlardır. (Bakınız: H.R.H. Prenses Misbah Haydar. Arabesk. Çev. Celal Kapkın, Yaprak Yayınları, İstanbul, 1991, 390 sf.) İngiliz, bir yandan Şerif Hüseyin'i Osmanlı'ya isyan ettirmiş, bir yandan da isyanı bastırmak için İstanbul'dan gönderilen Mekke Emirinin oğluna ajanını karı yapmıştır. İngilizlerin şeytanlıklarından biri de Adile Hanım olarak Caf aşiretine sokulan Adela Hanım'dır. Eh İngiliz casuslarına saygı armağanı olarak hazırlanan bir kitapta tabii ki onun resimlerine boy boy yer verilecektir. Ama ihanetle mi, gafletle mi bu eseri yazdığını bilmediğim yazar Mehmet Bayrak, hiç kimsenin, bu Soane kim, o bölgede, bu hanımla defalarca görüşecek ne işi vardı, diye sormayı akıl edeceğini düşünememiş. İddialarını dayandırdığın eserler Kürtleri farklı bir millet oldukları için değil, acaba bu halkı yakından tanırsak onu bu coğrafyadaki emellerimiz için nasıl kullanabiliriz diye düşünülerek yazılmış eserlerdir.
Kitabın fotoğraf albümü olduğunu düşünmeyin. Kitap içindeki metinleri ve propagandaları desteklemek için resimli basılmış. Fırsat bulursam bu hayâsızlığı da dikkatinize sunmak isterim ama metinleri bir Müslüman kardeşimiz çıkıp değerlendirirse sevinirim. Müslüman kimliğiyle dolaşan Kürt kardeşlerimiz bu metinlere benden daha fazla ilgi duyacaklardır. Zira bu metinlerde yukarıda söylediğim gibi Müslüman bir Kürt kadını değil, Hıristiyan'a; Ermeni'ye, Süryani'ye' Yezidi'ye, Mazdeki'ye benzer bir Kürt inşa edilmeye çalışılmaktadır. Kitabın metin kısmında adı geçen kaynaklar tarihten günümüze yabancı ülkelerin içimizde nasıl cirit attıklarını göstermesi açısından tek tek ele alınması gereken eserlerdir.
Kitabın hangi yönüne bakarsanız bakın kötü bir propaganda kitabı olduğu görülüyor. Bana göre bu kitap Kürt kadınını ve Kürtleri hiçbir şekilde anlatmıyor. Bu konularda çalışma yapacak olan genç araştırmacılar bu topraklarda doğmuş, meseleleri bilen, ilmi tarafsızlığı olan eserlere müracaat etmelidir; ajanların eserlerindeki saçma sapan oryantalist hayalleri değil, gerçekleri yazmalıdır.
Çok düşündürücü bir husus var: Osmanlı ve Türkiye neden başka devlet ve milletlerle, onların ezilmiş kesimleriyle, onların içinde yaşayan küçük halklarla ilgilenmemiştir. Neden aydınlarını seyyah olarak gönderip rapor istememiştir? Neden yüzlerce, hatta binlerce ajan kendi topraklarında cirit atarken göz yummuştur. Neden kendi topraklarını yabancı arkeologların(!), botanikçilerin(!)... araştırmasına izin vermiştir. Kendisi neden Kürtleri incelememiştir de yabancıların onları incelemesine, onlara soy sop, kültür, din, kılık kıyafet ve kültür biçmesine fırsat vermiştir?
Her türlü saçmalığına rağmen, kitabın bir büyük, bir de küçük bir hizmeti var! Kürtler üzerinde çalışan bütün ajanları açığa çıkarması büyük hizmet. PKK tarafından giyilen ve Kürtlerin milli kıyafeti olarak sunulan tek renkli kıyafetin, Kürt kadınları böyle giyinirdi denilerek Kürt kadın kıyafeti olarak sunulan tek renkli kıyafetin Kürt milli giysisi olmadığını bu kitaptaki resimler gösteriyor. Bu da bir şeydir.
Kitabın Kültür ve Turizm Bakanlığınca satın alınarak kütüphanelere dağıtıldığını söylemeden geçemeyeceğim. İngiltere'nin para vererek yaptırması gereken bir işi; kendi bindiğimiz dalı kestiğimizi, Kürtleri Türklerden, Müslümanlardan ayırmaya, onlara Hıristiyan, Mazdeki, olmadı Ateist kimliği giydirmeye çalışan bir kitabı Türk Devletinin bir bakanlığı destekleyecek; bu birinci sınıf kağıda basılmış, ciltli ve renkli resimli kitabı satın alıp gelin beni yıkın, bölün, parçalayın diyecek. Bu ahmaklığa hangi vatan haini izin verdiyse ortaya çıkarılması gerekir. Kitap 2007'de basıldığına göre öncesinde ve sonrasında buna benzer yabancı hangi gizli servislerin kitaplarının Kültür ve Turizm Bakanlığınca satın alınarak desteklendiğini de bilmek hakkımız diye düşünüyorum.
"İyi de kardeşim sana ne bunlardan. Kürtler ister kendi çabalarıyla buldukları kimliğe, isterlerse kendilerine yabancılarca biçilen bir kimliğe sarılsınlar. Sana ne bu kimlikten. Bu kimliği oluşturanların ajan olup olmamasından, Hıristiyan olup olmamasından sana ne!" denilebilir. Doğru. Ama bir de bilim denilen bir şey var. Siz çoğunluğu Müslüman bir halkı Hıristiyan gibi gösteremezsiniz. Müslüman mahallesinde salyangoz satamazsınız. Benim Müslüman olmayan Kürtlerle bir alıp veremediğim bir konu da yoktur. Her halkın kültürüne saygım vardır ama tarihi gerçeklerle bu kadar oynayamazsınız. Bunu da benim verdiğim vergilerle benim gözümün içine baka baka yapamazsınız. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar, bilmiyor musunuz?
Özetlemek gerekirse Mehmet Bayrak'ın kitabı katlanmış bir rezalettir. Bu rezaletin sahibi olarak ortaya çıkıp bu kitabı ben yazmadım, bana hazır geldi, ben birkaç ilave yaptım, paraya ihtiyacım vardı yahut şu zaafımdan dolayı kabul ettim, kitabın parasını verdikleri gibi üste devletten de para aldım, ona da şu kişiler vesile oldu derse biraz olsun kendisini affettirebilir. Yoksa bu kitap hem Türk edebiyatı, kültürü ve sanatı açısından, hem de konu ettiği Kürt edebiyatı ve sanatı açısından yüz karasıdır. Aklı başında Müslüman Kürtler kitabı incelemeli ve bu kitapla Kürtler üzerinde oynanmak istenen oyunları açığa çıkarmalıdır.

Dipnot:
1. Kitapta Kürtler üzerinde yaptıkları çalışmalarından dolayı övgüyle bahsedilen İngiliz ajanları Türklerden ve Kürtlerden nefret ediyordu. "Fitzmaurice Türkçeyi mükemmel konuşuyordu... Türk ve Kürtlerden nefreti ileri seviyedeydi. Aubrey Herbert, kendisine Kürtleri övmeye başlayınca sözünü keserek şunları söyledi: "Evet. Eşi bulunmayacak insanlar. Silahsız köylülere onlardan başka kimse saldırmaz" (H. V. F. Winnstone. Ortadoğu Serüveni 1898-1926 yılları arasında Ortadoğu'daki Siyasi ve Askeri İstihbaratın Öyküsü. İstanbul, Risale Basın Yayın, 1999, sf. 21)
2. Yukardaki dipnotta geçen ve muhtemelen İngiliz Gizli Servisince hazırlanan kaynakta, sözünü ettiğimiz bu ajan yazarların çeşitli kılıklarla sahaya gidip yaptıkları istihbarat çalışmaları, üstü örtülü bir şekilde, kibarca anlatılmıştır. Merak edenler Hıristiyan rehberler eşliğinde "Mezopotamya"da "Kürtler üzerine" araştırma yapan bu "yazar"ların, mesela Gertrude Bell'in maceralarına göz atabilirler.



[1] Kültür Bakanına Açık Mektup olarak kaleme alınmıştır: http://arslanevi.blogspot.com/2016/01/osmanlida-kurt-kadini-yahut-kurtler.html

10 Aralık 2015 Perşembe

ALUŞTA’DAN ESEN YELLER



Arslan Küçükyıldız
Aluşta, Kırım’ın nefes kesen güzel şehirlerinden biri. Ahmet Kömeçoğlu dostum ile birlikte 17 Temmuz 1999 günü Aluşta’da idik. Dilimizde “Aluşta’dan Esen Yeller” türküsü…Pazardaki Kırım Tatar Türkü kardeşlerimizin o gün Türkiye’de meydana gelen depremi, henüz bundan habersiz olan bize nasıl anlattıklarını hiç unutmam. Türkiye’deki depremi sanki onlar yaşamış, sanki binlerce kişiyi onlar beton yığınlarının altında kaybetmişti. “Bu deprem Rusların işi, onlar suni deprem yaratacak bir buluş yapmışlardı, Türkiye üzerinde kullandılar.” diye dövünüyorlardı. Bir başka vatanda olsa da milletdaşlarının yaşadığı felaketi iliklerinde hisseden bu güzel insanları görünce büyük bir millet olmanın gururunu yaşamış, acımızın bir nebze olsun hafiflediğini hissetmiştik.
Yeşil Kırım’ın güzel şehri Aluşta ve diğer Kırım şehir ve köylerinde yaşayan Tatar Türkleri, 15 Mayıs 1944 gecesi 15 dakika içinde hazırlanmaları söylenilerek yerlerinden yurtlarından zorla koparılıp hayvan vagonlarına doldurularak trenlerle Sibirya’ya, Türkistan’a; Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan’a sürgün edilmişti. Çoğu yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşan binlerce insan çok kötü yol şartlarına dayanamayarak yollarda ölmüş, sağ kalanların ölülerini gömmelerine bile izin verilmemişti. Kırım Tatar erkeklerinin çoğu o sırada Sovyet cephesinde Almanlarla harp ediyordu veya Almanlara esir düşmüş durumdaydı. Buna rağmen Sovyetler, Almanlarla işbirliği yapıyorlar bahanesiyle Kırım’ı boşaltarak akıllarınca Tatarları cezalandırdılar. Sadece sürülmekle kalmadılar, sürgün yerlerinde türlü eziyetlere maruz kaldılar. Çok yakın tarihlere kadar vatanlarına dönmelerine izin verilmedi. Mustafa Aga önderliğinde yürütülen müthiş bir mücadele sonucunda bin bir sıkıntıyla vatanlarına dönebildiler. Rus zulmü tam bitti sanılırken yeniden başladı. Kırım Ukrayna’dan zorla alındı. Kırım Tatarları türlü baskı ve zulümlerle boğuşmaya devam ediyor. İşte o sürgün günlerde Kırım’da yakılan “Aluşta’dan Esen Yeller” türküsü, siz ona marş da diyebilirsiniz, Kırım’da sürgünden sonra vatana dönme mücadelesinin bayrağı oldu. Biz de bu türküyü biliyor ve söylüyorduk. Türkiye’de en azından belli çevrelerde dillerden düşmeyen bir türkü idi. Yüzbinlerce insanın soykırıma tabi tutulurcasına sürgünlerini, acılarını, çilelerini, sahipsizliklerini bu türkü ile iliklerimizde hissediyor, dilimiz döndüğünce Kırım davasını çevremize anlatmaya, kardeşlerimizin sesini dünyaya duyurmaya çalışıyorduk. Konu o kadar sahipsizdi ki ihtiyar dünyanın yaşadığı en büyük insanlık facialarından biri olduğu halde bu faciadan, yaşanan acılardan, Sovyet zulmünden kimsenin haberi yoktu.
Bugün unutulmaya başlanan o günlerin hafızalardan silinmeden kayda alınması, belgelenmesi, o kara günlerin tarihinin, romanının, şiirinin, tiyatrosunun, operasının… yazılması gerekiyordu. Yahudi soykırımının bütün yönleriyle işlendiği yüzlerce film varken bir Kırım Tatar Sürgünü filmi yoktu. Sürgünü bizzat yaşayan insanlar hayatta iken acilen yapılması gereken çalışmalar vardı. Son zamanlarda özellikle Zafer Karatay ve eşi Neşe Karatay’ın gayretleriyle yapılan dramatik belgeseller boşluğu doldurmak için atılan çok önemli adımlardı. Ancak edebiyatta, özellikle roman alanında Kırım sürgünü layıkıyla işlenememişti. Sadece Tatarlar arasında değil, bütün Türk Edebiyatında –bana göre dünya edebiyatında da öyle- en büyük yıldızlardan biri olarak parıldayan Cengiz Dağcı her ne kadar Kırım’ı eserlerine, romanlarına konu etmiş, elden çıkmış bir vatanı yeniden vatan haline getirmede en büyük dayanakları oluşturmuşsa da sürgün konusu sahipsiz durumdaydı. Yazarını bekliyordu. Çok iyi bildiğiniz gibi sahibi ve delisi olmayan davalar da dava değildi.
Serra Menekay, Kırım’ın köklü ailelerinden birinden gelen ve dedeleri Kırım’dan Türkiye’ye göçmüş genç bir yazar. Henüz ciddi olarak kaleme alınmayan Sürgün’ün romanını “Ben yazmalıyım, yazabilirim, yazarım” diyerek yola çıktı. Doktorluk mesleğini bu kitabı yazarken bir süre dondurup Kırım’a defalarca gidip geldi. Sürgünün canlı tanıklarıyla, akrabalarıyla görüştü. Bu konuda yazılmış kaynakları inceden inceye elden geçirdi ve “Aluşta’dan Esen Yeller” romanını yazdı. Ailesinin ve Kırım Tatarlarının yaşadığı korkunç faciayı, Kırım Tatar sürgününü tarafsız bir şekilde iki kadın roman kahramanı üzerinden anlattı. İkinci Dünya Savaşı öncesi Kırım’ı, savaş yıllarını, sürgünü, sürgün sonrası Türkistan’ı, Sibirya’yı, Özbekistan’ı, Türkiye’yi akıcı bir dille, bir solukta okunabilen nefis bir biyografik roman olarak yazdı. Yazdığı bu ilk romanla doktorluğunun yanında geleceği parlak bir kalem olduğunu da gösterdi. Kırım davasını omuzlamış, edebiyatını yapmayı bir görev olarak üstlenmiş bu genç yazarı bütün kalbimle kutluyorum. Büyük romancı Cengiz Dağcı ebedî istirahatgâhında rahat uyuyabilir. Serra Menekay onun izinde başarıyla yürüyebilecek yetenekte olduğunu ilk eseri olan “Aluşta’dan Esen Yeller / Bir Kırım Türküsü” adlı romanında ispatlamıştır. Yazarı kutluyor, başarılarının devamını diliyorum. Bu bakir vadide eserler vermesini diliyorum. Doğan Kitap’ı böyle önemli bir konuya eğilmesinden dolayı alkışlıyorum. Dileğim, milletimizin yaşadığı diğer büyük felaketlerle ilgili olarak, Ahıska, Karaçay sürgünleri, Balkan Felaketi... gibi konularda da böyle önemli romanlar yazılsın ve yayınevleri bu eserleri okuyucuyla buluştursun. Bu arada ifade etmeliyim ki Türk Ocakları Sanat Edebiyat Kurulu bünyesindeki Kuşlukta Yazarlar Edebiyat Topluluğu gibi edebi muhitlerin konuya ilgi göstermiş olması da çok önemlidir.
Aluşta’dan Esen Yeller’i okumanızı, yazarını dikkatlice takip etmenizi diliyorum. Okuyun ve bu türküyü, marşı öğrenin. Dilinizde, gönlünüzde olsun. Orada Kırım’da, Kırım’a dönememiş başka yurtlara dağılmış binlerce soydaşımız bayrağı yere düşürmemeye çalışıyor ve bu türküyü bayrak yapıyorlar. Bize onların gayretlerini sonuna kadar desteklemek düşmektedir. Zulüm altındaki bütün Türkler rahata ermeden bize rahat uyku yoktur. Maalesef görünen o ki Türkler dünyanın en büyük mağdurları olmaya devam etmektedir. Unutmamak lazım; büyük millet olmanın yolu sadece milletin fertlerinin sevinçlerini, acılarını paylaşmalarından değil, aynı zamanda büyük edebiyatçılar, sanatçılar yetiştirmekten de geçiyor.
(Serra Menekay. Aluşta’dan Esen Yeller/Bir Kırım Türküsü, İstanbul, Doğan Kitap, 2015, 386+ sf. )

9 Kasım 2015 Pazartesi

El

Delikanlı başörtülü kızın beline elini dolamaya çalışıyor, kız da onun elini şiddetle ittiriyordu. Kız koşarak ayrıldı ve bir tuhafiye dükkanına girdi. Oğlan yolda duran kamyonun arkasında bekledi. Kız dükkandan çıktıktan sonra ona yetişti ve yanında yürümeye devam etti. Bu kez sadece elini tutmaya çalışıyordu. Kız elini tutmasına izin verdi.

O da Kırgız

Akrabalarının baskısından bunalmıştı. Dayanamadı. Çantasından sevdiğinin getirdiği, Türkiye'de basılmış Manas çizgi romanını çıkarıp gösterdi ve "O da Kırgız." dedi. Bunu sık sık yapacaktı.


6 Ekim 2015 Salı

ANKARA'DA OYNANAN KÖÇÜRME OYUNU

ANKARA'DA OYNANAN KÖÇÜRME OYUNU / KÖÇÜRME (MANGALA, MANKALA) PLAY İN ANKARA 
Arslan Küçükyıldız

Özet
Ankara, halkbilim açısından çok zengin olmasına rağmen geleneksel çocuk oyunları açısından henüz yeterince değerlendirilememiş bir bölgedir. Çocuk oyunlarımızın içinde oynanan ve satranç kadar önemli bir oyun olduğu belirtilen Kuyu, Eme, Emen, Melle, Hane, On Sekiz Taş oyunu gibi adlarla bilinen zekâ oyunumuz Ankara civarında da oynandığı halde unutulmaya yüz tutmuş bir çocuk oyunudur. Yetişkinler tarafından da oynanmaktadır. Ankara’da da nadiren rastlanmıştır. Oyuna yeterince ilgi gösterilirse yeniden canlandırılması mümkündür. Bildiride oyun hakkında bilgi verilecek, Türklerde çocuk eğitiminde kullanılan ve Avrupa'da okullarda matematik ve coğrafya derslerine yardımcı ders olarak okutulan bu oyunun Ankara'daki durumu değerlendirilecektir.
Ankara is a very rich area in terms of folklore but it is not evaluated sufficiently  for  traditional children's games . There are some intelligence games, sourced from Mangala, as important as chess, named as Kuyu, Eme, Emen, Melle, Hane, On Sekiz Taş which are almost forgotten  although they used to be played around Ankara. They were widely played by elders also. Reviving these games is possible with a special focus. In this paper we try to summarize Mangala which is also used in children education in Turkey and used as a supporter tool in Maths and Geography lessons in Europe
Anahtar Kelimeler: Köçürme, Mangala, Mankala

ANKARA'DA OYNANAN KÖÇÜRME OYUNU / KÖÇÜRME (MANGALA, MANKALA) PLAY İN ANKARA
Ankara, Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu şehirdir. Cumhuriyetimizin maddi ve manevi zenginliği, kurulduğu bölgedeki Osmanlı, Selçuklu ve önceki Türk devlet ve yönetimlerinin bakiyesi olması ve başta bu bölge halkı olmak üzere Türk Milletinin verdiği destekle oluşmuştur. Başkent Ankara’yı besleyen en önemli kaynak bölgelerin başında da beylik merkezleri olan Beypazarı, Ayaş, Kızılcahamam ve Kazan gibi yerleşim yerleri gelmektedir. Ankara, yeni bir yönetime başkent olabilmişse bunu, hiç şüphe yok ki bölgedeki Türk varlığının bütün güçleriyle yeni yönetimi desteklemesine borçludur. Ancak Balkan Felaketi ve Yemen, Kafkasya, Çanakkale, Kurtuluş Savaşları gibi milletin vermek zorunda kaldığı mücadele bazı manevi varlıkların gelecek nesillere aktarılmasında kesintiler doğurmuştur. Türk Milleti, bu hengâmede Çocuk Oyunlarına da yeterince ilgi gösterememiş, ihmal etmiştir. Makalemizde bu ihmal neticesinde unutulan “Köçürme”[1] oyununun Ankara’daki durumundan söz edeceğiz.
Öncelikle Köçürme Oyunu nedir, nasıl bir zekâ oyunudur, nasıl oynanır, çeşitleri nedir? Sorularına kısaca cevap vermek gerekir. Oyun, Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat’it Türk’de sözünü ettiği Satranç’a benzeyen, satrancın atası olan zekâ oyunlarımızdan Köçürme Oyunu (Göçürme Oyunu) binlerce yıllık bir Türk Zekâ Oyunu’dur. Oyunun 4000 yıllık bir taşı Kazakistan’da Dastarbaşı’nda bulunmuştur. Türklerden Araplara Mangala adıyla, oradan da dünyaya Mangala, Mankala, Mancala adıyla dağılmıştır. Bütün unutulmuşluğuna rağmen dünyadaki en zengin Köçürme oyun çeşitliliği Türkiye’de ve Türk Dünyası’ndadır. Belli sayıdaki karşılıklı küçük kuyulara, belli sayıdaki taşların birer birer sırayla göçürülmesi, dağıtılmasıyla oynanan ve eldeki son taşların bırakıldığı kuyudaki konumuyla rakibe üstünlük kazanılan bir oyundur. Kuyulardan taş göçürme, aktarma oyunları da denilebilecek Köçürme Oyunu çok geniş bir oyun ailesidir. Yüzlerce değişik adla ve onlarca kuralla oynanan çeşitleri vardır.
Dünyanın 17. yüzyılda Türklerden öğrendiği, bizim uzun süre unutulmaya terk ettiğimiz, son yıllarda ülkemizde yeniden hatırlanmaya başlayan Köçürme Oyunları, sadece zaman geçirmek isteyen çobanların değil, her yaş ve seviyeden insanın zevkle oynadığı bir zekâ oyunudur. Geleneksel kuyu ve taş oyunlarımızdan farkı, yine kuyu ve taşlarla ama hesaba dayalı olarak oynanan bir zekâ oyunu olmasıdır. Satranç gibi hesap ve mantığa dayalı yüksek seviyede bir zekâ oyunu olması dolayısıyla diğer zekâ oyunlarından ayrılır. Temini çok kolay olan oyun malzemeleriyle, her mevsim kapalı veya açık mekânlarda; kışın evde bir tabla veya kâğıt üzerinde, yazın kırda kuyularla ve taşlarla oynanabilecek; kız-erkek her yaştaki çocuğun ve büyüklerin, birlikte veya ayrı ayrı oynadığı, çeşitli seviyelere hitap eden bir oyundur. Bir oyun tahtası veya çizimi üzerinde veya yerde açılan küçük kuyularda taş, tohum, fasulye, mısır vb. taneleriyle oynanır. Genellikle iki kişi ile oynanır ama daha çok kişiyle, toplulukla da oynanabilen türleri vardır.
Türk Çocuk Oyunları’nın bir kısmı oynayanları daha zor soyut zekâ oyunlarına hazırlar. Bir kısmı da, bir oyun tahtası veya çizimi üzerinde oynanan ve doğrudan soyut zekâya hitap eden oyunlardır. Üç Taş, Dört Taş, Dokuz Taş, Oniki Taş, Onaltı Taş, Kurt Koyun, Köçürme Oyunu çocuklarımızı en gelişmiş zekâ oyunumuz olan Satranç’a hazırlayan oyunlardandır. Türkler, geliştirdikleri oyunlardan edindikleri tecrübelerle yeni oyunlar bulmuşlar, dünyanın en gelişmiş zekâ oyunu olan Satrancı icat etmişlerdir.

Dünyanın oynadığı büyük zekâ oyunlarının çoğunda da Türklerin damgası vardır. Zekâ oyunlarına önem veren milletimiz, satrancı çok seven Babür, Timur, Yavuz ve Atatürk gibi cihangir dahiler, Ali Şir Nevai gibi şairler yetiştirmiştir. Bunlardan Emir Timur, mevcut satranç tahtası düzenini ve oyuncularını beğenmeyip, kendi zekâ seviyesine uygun, üç sıra oyunculu, on+bir kareli bir satranç tahtası ve satranç türü icat etmiştir. Timur Satrancı, halen internette büyük merak konusu olmaya devam etmektedir. Satranç, zekâ ve derin düşünce oyunlarının hakanı ise, Köçürme da veziridir diyebiliriz. Bu oyunun olabildiğince derinlemesine açıklanması, diğer oyunlarımızın kavranmasını da kolaylaştıracaktır.

Oyundaki kuyu ve taş sayısı, kurallar, ülke ve yörelere göre değişmektedir. Birbirine küçük farklarla benzeyen bu oyunların oluşturduğu oyun ailesine genel ad olarak Dünyada Mangala, Mankala veya Mancala denilmektedir ve bu ad belirttiğimiz gibi Türklerden öğrenilmiştir. Oyunun Türklerdeki bilinen en eski adı Köçürme idi. Köçürme(Göçürme), dupduru bir Türkçe addır. Tarihi edebi metinlerimizde Köçürme adı geçmekte ve göçürme, göç ettirme, aktarma anlamında kullanılmaktadır. Dünyanın en eski ansiklopedik sözlüklerinden biri olan Divan-ı Lügat’it Türk’de bir oyun adı olarak karşımıza çıkmaktadır.[2] Oyun için Kaşgarlı Mahmut: "Ondört adı dahi verilen bir oyun. Yerde kale gibi dört çizgi çizilir, sonra ona on kapı yapılır. Fındık ve fındığa benzer şeylerle bu kapılar üzerinde oyun oynanır." demektedir. 1690’larda Osmanlı ülkesini gezen seyyahlar, oyunu Arapların yaşadıkları yerlerde görüp aktardıkları için[3] oyunun kaynağı olarak gösterilen Araplar ise oyunu Türklerden öğrenmişti; Köçürme adının Arapçasını kullanıyorlardı. Oyunun, Göçürme adıyla, Ankara Kazan ilçesi Uçarı Köyü’nde Kaşkarlı Mahmut’un Divanında bahsedildiği gibi oynandığını tespit ettik. Bildiğiniz gibi k-g dönüşmesi ile Köçürme Göçürme aynı anlamdadır. Köçürme adı Göçek, Göç, Göçme, Göçmec, Göçmeci Emen, Göçmecik, Göçme Yalak, Göçtüm Göç, Göçük, Göçün… şeklinde değişime uğramış, oyunun gelişimiyle zaman içinde yerini diğer adlara bırakmıştır.
Biz 1993 yılından beri yaptığımız çalışmalar neticesinde bu oyunun Türk dünyasında ve Türkiye’de 223 adla, oyunlara göre değişen 150’den fazla kuralla, farklı taş ve kuyu sayısı ile oynandığını tespit ettik. Daha önce yapılan derlemelere ilave olarak 191 kişiden 116 oyun derledik. Önceki derlenmiş oyunlardan ve kendi derlemelerimiz olan 169 oyundan Köçürme oyunlarındaki kural zenginliğini ortaya çıkardık. Köçürme oyununun türlerini ve kurallarını tespit ettik: [4]

KÖÇÜRME OYUNU TÜRLERİ
            Türk Dünyasında yüzlerce değişik Köçürme oyunu oynanmaktadır. Bu oyunları kabaca bir tasnife tabi tutmak gerekirse bir sınıflama mümkündür; Köçürme Oyunları aşağıdaki temel özelliklere göre çeşitlenmektedir:
1.      KUYU SAYISINA GÖRE (2-Sınırsız): 2 kuyu ile oynanan oyunlar olduğu gibi sınırsız kuyu sayısı ile oynanan oyunlar da vardır.
2.      TAŞ SAYISINA GÖRE (3-Sınırsız): 3 taşla oynanan oyunlar olduğu gibi sınırsız taşla da oynanan oyunlar vardır.
3.      OYUNCU SAYISINA GÖRE (2-Sınırsız): 2 kişi ile oynanan oyunlar olduğu gibi sınırsız oyuncu ile de oynanan oyunlar vardır.
4.      TAŞ ALMA KURALLARINA GÖRE (1-Sınırsız): 1 kuralla oynanan oyunlar olduğu gibi iki veya sınırsız kuralla oynanan oyunlar da vardır. Ayrıca oyuncular kuralları geliştirip değiştirebilirler.
5.      BAŞLAMA ve OYNAMA YÖNÜ (Sağ / Sol; Saatin Tersi-Saat Yönü ve Her Yön): Saatin tersi yönüne, sağa doğru oynanan oyunlar olduğu gibi saat yönünde, sola doğru oynanmaya başlayan, oynanmaya devam edilen oyunlar ve oyun içinde oyuncuların istediği yöne oynayabildiği oyunlar vardır.
  1. İLK KUYUYA TAŞ BIRAKMA / BIRAKMAMA: Bazı oyunlarda her oyuncu, oyun sırası kendisine geldiğinde, taşları aldığı ilk kuyuya bir taş bırakmaz; bazı oyunlarda ilk kuyuya bir taş bırakır. Bazı oyunlarda ilk elde bir taş bırakılır, sonraki el değişmelerinde bırakılmaz.
7.      BAŞLAMA KUYUSU (İlk Kuyu / Son Kuyu): Bazı oyunlarda oyuncuların oyuna başlama kuyuları; kapıları bulunmaktadır. İlk kuyu, son kuyu gibi. O kuyu dışındaki kuyulardan oyuna başlanamaz. Bazılarında ise istediği kuyudan başlanır.
8.      SIRA SAYISINA GÖRE (1-Sınırsız): Bazı oyunlar tek sıralıdır. Bazı oyunlar iki sıralıdır. Bazı oyunlar da daha çok sıralıdır.
9.     ÖZEL KURALLARA GÖRE:  Bazı oyunlarda şaşırtıcı özel kurallar bulunur ve oyun bu kurallara göre oynanır.         

KÖÇÜRME OYUNU KURALLARI
Oyunları bu şekilde özet halinde sınıflandırdıktan sonra tespit edebildiğimiz oyun çeşitlerinden çıkardığımız oyun kurallarına göz atalım. Kuralların açıklamasını sade bir şekilde yapmaya gayret ettik ve her kural için bir oyun adı vermekle yetindik. Aşağıdaki temel kuralların da kendi içinde çeşitlendiği görülmektedir. Makalenin hacmi açısından bunlara yer verilememiştir:
1.    BOŞ KUYU: Son taşın boş bir kuyuya düşmesiyle oluşan durumlara göre taş kazanılması esasıdır.
2.    TEK YAPMA: Son taşın düştüğü kuyudaki taşların sayısını tek sayılı yapma  (Göçmecik) Bu tek sayı 3, 5, 7, 9 olabilir. (Fotik Taşı)
3.  ÇİFT YAPMA: Son taşın düştüğü kuyudaki taşların sayısını çift sayılı yapma.
4.  SAYI TAMAMLAMA: Son kuyuda belli bir sayıyı tamamlama. Son taşın konulduğu kuyuda belirli sayıda taş olunca (3, 4, 5 ) taş alma. (Türetilmiş Mangala, Ev Göçmeni vd.)
5.  GEÇERKEN ALMA: Dağıtma sırasında (dağıtma sonlanmadan) kendi tarafındaki bir kuyuda taş sayısı belli bir sayıyı bulunca taş alma. Son taş öncesinde de, dağıtım sırasında taşlar belli bir sayıya (3, 4) ulaşınca (son kuyudan önceki kuyulardaki) kuyu hangi oyuncuya aitse onun taşlarını alma. (Ev Göçmeni, Guyu)
6.  KAZANA TAŞ BIRAKMA: Dağıtma sırasında, kendi kuyularına taşları dağıttıktan sonra artan taşları rakibin tarafına dağıtmaya geçmeden kendi kazanına, hazinesine de taş bırakma suretiyle taş alma. (Türetilmiş Mangala, Hane, Kuyular)
7.  SIRALI: Oyunda 1. Elde çiftleme, 2. Elde üçleme, 3. Elde dörtleme yapılarak taş alınabilir: (Guytucuk)
8.  YANLIŞ HAZİNE / YANLIŞ KUYU: Yanlışlıkla rakip oyuncunun hazinesine veya özel kuyusuna taş bıraktığında cezalanma; rakip hanesine yanlışlıkla taş bırakıldığında taşın rakibin olmasıyla taş alma. (Kuy Taşı).
9.  KAZANA DÜŞEN SON TAŞ: Bazı oyunlarda Kazan’a eldeki son taş bırakıldığında, hamle hakkı devam eder.
10. İLK KUYUYA TAŞ BIRAKMAYI UNUTMA: Rakip ilk çıktığı kuyuya taş bırakmayı unuttuğunda 1 taş alınması. (Göçmecik, Kuy Taşı 2)  
11. YANLIŞ HAZİNE / YANLIŞ KUYU: Yanlışlıkla rakip oyuncunun hazinesine veya özel kuyusuna taş bıraktığında cezalanma; rakip hanesine yanlışlıkla taş bırakıldığında taşın rakibin olmasıyla taş alma. (Kuy Taşı)
12. KALE: Kale kuralıyla kuyu kapamalarda kuyuya düşen her taşın sahibinin olmasıyla, kaleleri zapt etme yoluyla taş alma; Son taşın düştüğü kuyudaki taş sayısını belli bir sayıya ulaştırma durumunda (3, 4, 5) o kuyu rakibin kalesi olur ve o kuyuya bırakılan her taş rakibin olur.
11. BİTEN ÇUKUR: Taşların dağıtılması sırasında son taşın düştüğü kuyudaki taşları alma. (El Taşı, Göçtüm Göç)
12.  YIĞMA:  Taşları kendi tarafında toparlama, yığma; Bütün taşların bir kuyuya toplanması (Ev Göçmeni’nin bir çeşidi) Bazı oyunlarda taşlar seçilen kuyuda toplanmaya çalışılır. (Guycuk)

13.  OYUN BİTİRME HAMLESİ: Bir oyunda rakibin kuyularındaki taşlar çift yapılarak veya arkasındaki kuyuları da çift yaparak bir anda alınırsa oyuncu yenilir, oyun yeniden başlar. (Göçün)

KÖÇÜRME OYUNLARINDA ÇEŞİT ZENGİNLİĞİ
Görüldüğü gibi oyunlarda ve kurallarda çok zengin bir çeşitlilik söz konusudur. Bu çeşitliliğin iki temel sebebi vardır: İlki, Türk Zekâ Oyunları’nın en önemli özelliği, oyunların, hatta her bir oyunun, çok sıradan bir düzeyden, çok karmaşık bir düzeye doğru çeşitlenmesi, zorlaşması, zenginleşmesidir. Bu da Türklerin meseleleri kolayca çözüveren zekâsını açıklamaktadır; çok küçük yaşlarda büyüklerinin oynadığı zekâ oyunlarıyla tanışan Türk çocukları, onlardan bu oyunların kendi seviye, yaş ve ilgi alanlarına göre olan çeşitlerini öğrenirler. Kendileri de bir oyunun, sıkıldıklarında daha karışık olanını icat ederler. Tesadüfler ve imkânsızlıkların da bunda rolü vardır. Oyunların, en küçük yaşlara hitap edeninde bile farklı bir oynayış şekli bulunmaktadır. Oyunlar, ya oyun tahtasındaki kuyu sayıları, ya oynanan taşların sayısı azaltılıp çoğaltılmak suretiyle veya kuralları az çok değiştirilerek, her seviyeye göre, fazlasıyla çeşitlendirilmiştir. İkincisi de Türk topluluklarının, Oğuz boylarının göç yolları ve yerleşimiyle, Türk iskân siyasetiyle ilgisidir. Türk boyları bugünkü Türkiye’ye yerleştirilirken her yöreye belli boylar yerleştirilmemiş, boylar parçalanmış ve farklı bölgelere yan yana yerleştirilmiştir. Anca bu iskân siyasetinin yürütülmediği, yürütülemediği yerler de olmuştur. Bunlar genellikle Anadolu beyliklerinin idare ettikleri bölgelerdir. Bu yüzden her bölgede oyunun birbirinden çok farklı şekillerine rastlanabilmektedir. Tespitlerimize göre belli Türk boyları birbirine yakın kurallarla kuyu ve taş sayısıyla Köçürme oynamaktadır. Birbiriyle ilişkileri az bazı boylar diğerlerinden daha değişik Köçürme oyunları oynamaktadır. Karadeniz Bölgesindeki Türk boyları genellikle 3’er kuyu ve 6’şar taşla oyun oynarken (Foduk vs.) İç Anadolu’da 6’şar kuyu ve değişen taş sayılarıyla (Amen vs.) oyun oynanmaktadır. Yine Güneydoğu’da 7’şer kuyu ile (Mangala) oynanmaktadır. Ankara da genellikle Oğuz boylarının iskân siyasetiyle dikkatli bir şekilde yerleştirildiği bir bölgedir. Kayı, Kınık, Peçenek vb. boyların birçoğuna rastlanabilmektedir. Ankara’nın çeşitli ilçelerinde oyunun küçük bazı farklılıklarla oynandığını tespit ettik. Son dönemde Kırım, Bulgaristan göçmenlerinin yerleştirildiği Polatlı gibi ilçelerde de daha başka göçürme oyunları oynanmaktadır.

ANKARA’DA OYNANAN KÖÇÜRME OYUNLARI

Yaptığımız derleme çalışması tamamen gönüllülük esasıyla, kendi imkânlarımızla ve yirmi yılı aşan bir sürede gerçekleşti. Ne yazık ki Ankara ve çevresinde bizden önce tespit edilmiş Köçürme oyunu yoktu. Rastlayabildiğimiz bazı kaynak kişiler oyunu hatırlıyor ama nasıl oynandığını bilmiyorlardı. Derleyebildiğim oyunları sizlere sunarken bir dileğimi de ifade etmek istiyorum; Oyun, Kızılcahamam, Çamlıdere, Güdül, Beypazarı, Nallıhan, Ayaş, Sincan, Çubuk, Elmadağ, Bâlâ, Şereflikoçhisar, Haymana, Polatlı, Kalecik ve Kazan’da derlenmek üzere gönüllülerini bekliyor. Genç halkbilimciler, öğretmenler, imamlar, öğrenciler… bu oyunun, başta bu bilgi şöleninin yapıldığı Kazan bölgesi olmak üzere Ankara’nın her yerinde derlemesini yapmalı, arşivimize bu olağanüstü güzel, zevkli zekâ oyunumuzun unutulmuş ve halen yaşayan örneklerini kazandırmalıdır. Bu milli bir görevdir.

HANE[5][6]
ANKARA / ÇUBUK / AĞILCIK
6’şar kuyu x 5’er taş x 2 kişi
BOŞ KUYU
Taş tutma ve bilme ile oyuna kimin başlayacağı belirlenir. Oyun sayısı oyuncular tarafından önceden kararlaştırılır. Başlayacak oyuncu istediği herhangi bir kuyudan taşları alıp dağıtmaya başlar. Son taşı koyduğu yerde taş varsa alıp dağıtmaya devam eder. Son taş oyuncunun boş kuyusuna geldiğinde karşısındaki kuyudaki taşları alıp hazinesine koyar. Rakibin taşları bitene kadar oyun devam eder.

GÖÇÜRME[7]
ANKARA / KAZAN / UÇARI
6’şar kuyu x 5’er taş x 2 kişi
BOŞ KUYU
Oyunu köydeki yaşlılarımızdan görüp öğrenmiştim. Şimdi pek bilen kalmadı. Köyümüz bin yıllık bir Türk köyüdür. Köy mezarlığımızda dikili taş şeklindeki mezar taşları bulunmaktadır. Oyun yere karşılıklı 6’şar çukur kazılarak veya bir kare çizilip içi, karşılıklı 6’şardan 12 hücreye bölünerek; içlerine de 5’er taş konarak oynanıyor. Oyunculardan biri küçükse önce onun oyuna başlaması adettendir. Misafirse önce misafir oyuna başlar. İkisi de köyden ise yaş mı kuru mu yaparak, çöp çekerek oyuna başlayacak kişi belirlenir.
Oyuna başlayan oyuncu kendi kuyularından birindeki taşları alarak yanındaki kuyudan itibaren birer birer dağıtır. Dağıtma işlemini kendi kuyuları bittiğinde karşısındakinin kuyularına doğru devam ettirir. Elindeki taşı bıraktığı son kuyudaki taşları alarak dağıtmaya devam eder. Son taşı boş bir kuyuya denk gelene kadar dağıtmayı sürdürür. Boş kuyuya son taşını bırakmışsa o kuyunun karşısındaki kuyuda ne kadar taş varsa o taşları alır, kendi hazine kuyusuna koyar. Sıra karşısındaki oyuncuya geçer. O da aynı şekilde kendi tarafındaki kuyulardan birinden aldığı taşları, hemen yanındaki kuyudan başlayarak dağıtır. Son taşı boş bir kuyuya gelene kadar dağıtma işlemini sürdürür. Oyun bu şekilde oynanır. İlk elin sonunda kimin taşı daha fazla ise oyunun elini o kazanır. İkinci ele de o başlar. Elindeki taşı fazla olan oyuncu karşısındaki oyuncuya ödünç taş verir. Fazla taş sayısı 5 ise onun bir kuyusunu kapatır. Bu şekilde bütün kuyuları kapanana kadar oyun devam eder. Yahut da oyunun başında kararlaştırılan el sayısınca oyun oynanır. En fazla eli kazanan oyuncu karşısındakini üter, oyunun galibi olur. Küçük de olsa yenilene tatlı cezalar verilir. Sırtına binilir veya eşek gibi anırması söylenir vb. Oyunu büyüklerin de oynadığını gördüm. Ancak onların oyunları biraz daha karışıktı. Son taşları ile bir kuyudaki taşları üç yapınca o kuyuya düşen taşlar üç yapanın oluyordu, o kuyuya renkli bir taş bırakıyorlardı, çift yapınca da taş alıyorlardı. Bunları az çok hatırlıyorum ama ben küçüktüm, büyüklerin oyunundan oynamadım.

KUZU[8]
BULGARİSTAN / ESKİCUMA
3’er kuyu x 6’şar taş x 2 kişi
İLK KUYU İLK TAŞ
Bulgaristan Türkleri arasında yaygın bir oyundur. Şumnu Eski Cuma nahiyesi Kabda köyünde kız erkek 10 yaşına kadar bu oyunu oynardık. Oyuna başlayacak kişi belirlenir. Oyuncu taşları saatin tersi yönünde dağıtmaya başlar. İlk taşı ilk kuyuya (taşları aldığı kuyuya) bırakır. Kimin tarafında önce kuyu boşalırsa o kaybeder. Kaybetmeye “yıkıldı” denir.[9]
Eski Cuma Muratlar Köyü’nde de baharda sokakta kuyu kazarak, evlerde fasulyeyle oynarlarmış. [10]

MANGAL OYUNU[11]
ANKARA / BALÂ
7’şer kuyu x 7’şer taş x 2 kişi
ÇİFT YAPMA (2, 4 ) (ÇİFT ÖNCESİ ÇİFTLER)
Oyun, yazarın ifadesine göre Ankara’nın bir köyünde oynanan, geleneksel bir Köçürme oyunumuzun bir Türk bilim adamı tarafından, yabancı bir firmanın maddi desteği ile ve yine onun kullanabileceği şekilde ticarileştirilmesi çalışmasıdır. Birçok oyunumuzun yabancılarca alınıp, adının değiştirilerek, daha estetik hale getirildiğini ve piyasaya sürüldüğünü görüyoruz. Elimizden alınan oyunlara güzel bir örnek olan bu oyunun kuralları şöyledir:[12]
İki kişi arasında oynanır. İki sıra halinde yedişer yuva ve ortasında iki depo bulunan bir tabla üzerinde oynanır. Genelde iki el oynanır. İsteğe bağlı olarak bir hakem ve birer yardımcı katılabilir. Başlangıçta yuvaların her birinde yedişer taş bulunur. Oyuna başlayacak kişi yazı tura atılarak belirlenir.
İlk oyuncu kendi tarafında bulunan yedi yuvadan birine karar verir. Karar verdiği kuyudaki taşların tamamını, yani yedisini, eline alır. Bu taşların tamamını saat akrebi yönünde ardışık yuvalara sırasıyla birer adet koyar. Dağıtım esnasında hiçbir yuva atlanmaz. Sonra sıra ikinci oyuncuya gelir. İkinci oyuncu kendi tarafındaki yuvaların birinden tüm taşları eline alır ve bu taşları saat akrebi yönünde dier yuvalara teker teker bırakır. Şimdi sıra yine ilk oyuncuda. İlk oyuncu başlangıçta olduğu gibi kendi tarafındaki herhangi bir yuvadan tüm taşları eline alır ve bu taşları saat akrebi yönünde diğer yuvalara teker teker bırakır. Oyun bu şekilde devam eder.
Taşların dağıtımı esnasında son gelinen yuvada iki veya dört taş olursa, bu taşlar kazanılmış sayılır. Oyuncu bu taşları deposuna koyar. Tesadüfen taş dağıtımı esnasında varılan son yuvadan önceki yuvalarda da iki veya dört taş olursa ve bu yuvalar ardışık halde devam ediyorlarsa, devam ettikleri yuvaya kadar olan taşlar da kazanılmış sayılır. Oyuncu bu kazandığı taşları da deposuna koyar. Her oyuncu, her seferinde sadece kendi tarafında bulunan yuvalardan birindeki taşları dağıtabilir. Dağıtım esnasında her bir yuvaya birden fazla taş konamaz. Bir yuvadan diğerine kural dışı taş aktarılamaz. Yanlışlıkla rakibin deposuna konulan taş geri alınmaz. Bu nedenle her oyuncu kendi deposunu bilir ve kazandığı taşları kendi deposuna koyar. Yere düşürülen taşlar rakibin deposuna konulur. Kurallara uymayan oyuncu tespit edildiğinde, oyunu kaybetmiş sayılır.
Oyuncular en az iki veya dört taş kazanmadıkları sürece, yuvalarda bulunabilecek tek taşlar bir sonraki yuvaya aktarılamaz. Oyun sürecinde bir oyuncunun tarafındaki yuvalarda taş kalmayabilir. Bu durumda ikinci oyuncu karşı tarafta taş olacak şekilde hamlesini yapar. Tek hamlede bir yuvadaki taşlarla taşsız kalan oyuncunun yuvalarına kadar ulaşılamıyorsa, oyun bitmiş sayılır. Yuvalarında taş bulunan oyuncu, bu taşları deposuna koyar. Oyunun sonuna doğru oyuncular, bir türlü taş kazanamayıp birbirini kovalar duruma gelmişlerse (örneğin A7’de bir ve B7’de bir taş kalmışsa), bu durumda her oyuncu kendi tarafında bulunan taşı (duruma göre taşları-taraflarda birden fazla taş kalmışsa) deposuna koyar. A ve B tarafındaki yuvaların tamamında taş kalmadığında oyun bitmiş sayılır. Yuvalardaki tüm taşlar kazanılıp depolara konulduktan sonra her oyuncu kazandığı taşları, kendi tarafındaki yuvalara yedişer adet koyar. Sayım sonucunda taşları artan oyuncu oyunu kazanmış, taşları eksik çıkan oyuncu kaybetmiş sayılır.
İki el oynamaya karar verilmiş ve her defasında diğer bir oyuncu oyunu kazanmış ise, artan taş sayısının toplamına göre oyunu kazanan belirlenir. Artan taşların toplamı eşit olduğu durumlarda bir el daha oynanır.[13] Oyuncular oyuna başlamadan özel kurallar belirleyebilirler.

ON SEKİZ TAŞ OYUNU
KIRIM[14]                                                                                                                                                            6’şar kuyu x 3’er taş x 2 kişi                                                                                                                         BOŞ KUYU
Oyuna başlayacak oyuncu belirlenir. Oyuncu bir çukurdan eline aldığı taşları sırasıyla dağıtır. Boş bir kuyuya son tek taş düşene kadar taşları döndürmeye devam eder. Son taş boş kuyuya düşünce boş kuyuya düşen taş ile karşısındaki taş alınır. Oyun rakibe geçer. İkinci oyuncu ilk oyuncunun taşının bittiği yerden taşları alıp dağıtmaya devam eder.
İsmail Çalışkan oyunla ilgili bazı eksik bilgileri aktarmıştır:[15] “Ankara civarında Dokuz Kumalak’ın benzeri oyun vardır. On sekizer taşla iki oyuncu ile oynanıyor. Tamamını öğrenemesek de bildiğimiz kadarıyla iki oyuncu (muhtemelen altı tane) kuyulara koydukları taşları istedikleri yöne dağıtıyor, en son taşın geldiği kuyunun karşısındaki kuyudaki taşları alıyor. Bu oyunun 1908 yılında bölgeye gelen Kırım Tatarları için kurulmuş olan Sakarya (önceki adı Tırnaksız) köyünde oynanan On Sekiz Taş Oyunu ile aynı olma ihtimali yüksektir. Yöreye de Tatarlar aracılığıyla yayılmış olabilir. Yine yakın zamana kadar Tokat’ın Turhal ilçesinde Dokuz Kuyu adıyla bir oyun oynanıyordu. Aynen Dokuz Kumalak’ta olduğu gibi, karşılıklı altı kuyu açılır, her birinin içine dokuz adet taş koyulurdu. Oyunun devamı Dokuz Kumalak’ta olduğu gibiydi. Ama şimdilerde orada da pek oynanmaz olmuş.”
On Sekiz Taş oyunuyla ilgili Manisa Alaşehir Horzumlu’dan derlenen bir başka eksik anlatım da şöyledir:[16] “Oyun sahasına bir dikdörtgen çizilip on iki küçük kareye bölünür. Her karede üç taş bulunur. Karelerinde taşı tükenen çocuk, “fol dilenir” ve çevreden on sekiz tane daha taş bulup gelerek oyuna devam eder.” Bu anlatıma göre oyunun 6’şar kuyu x 3’er taş x 2 kişi ile oynandığını söylemek mümkündür. Ancak ayrıntılar tespit edilememiştir. Ayrıca oyun sahasının bu şekilde hazırlanması Divan-ı Lügat’it Türk’deki Köçürme oyununda oyun sahasının hazırlanması ile aynıdır.

SONUÇ
Köçürme oyununun Ankara Kazan’da Göçürme adıyla tespit edilmiş olmasının anlamı şudur: Bu oyun binlerce yıllık bir Türk oyunudur. Kazan’ın bir köyünde tespit edilebilmişse birçok yerde daha tespit edilebilecek demektir. Oyunun adındaki devamlılık, oyunun oyun alanında da görülmektedir. Yere kuyular kazılabildiği gibi aynen Kaşgarlı Mahmut zamanındaki gibi yere çizilen dikdörtgenin içine bölünen hücreler de çizilebilmektedir ki bu çok daha önemli bir bilgidir. Oyunun başka bölgelerimizde oynanması sırasında benzer şekilde dikdörtgen içine hücreler çizilerek oynandığını tespit ettik.
Köçürme oyununun bazı yönleri ile diğer Türk Zekâ Oyunları arasında ilişkiler, benzerlikler, geçişler vardır. Bu benzerlik ve geçişler, diğer oyunların kendi aralarında da mevcuttur. Bu ilişkileri Satranç ile Köçürme arasında da görebiliyoruz. Satranç’ın bir Türk oyunu olduğu düşüncemiz de Köçürme ile bulduğumuz şaşırtıcı benzerliklerinden kaynaklanmaktadır. Köçürme, diğer oyunlarımızla birlikte Satranç’ı oluşturmuştur. Abdülvahap Kara’nın bir Köçürme oyunu çeşidi olan Dokuz Kumalak oyununun çok zengin bir Türk Zekâ Oyunu olduğu görüşüne katılıyor, Satranç’la benzerliklerine bakarak da Satranç’ın atalarından biridir diyoruz.
Dünyada gördüğümüz oyun ve oyuncakların, sporların benzerini ülkemizde de görüyor ve “Biz bunu çocukluğumuzda oynardık!” diyoruz. Bunlara Golf’e dönüşen Hülü veya Lopak oyununu, Hokey’e dönüşen Köylen oyununu örnek verebiliriz. Bu oyunların, oyuncakların, yabancıların bizim ülkemizde yaptıkları gözlem ve araştırmaları sonucunda geliştirildiğini, ticarileştirildiğini kabulde beynimiz zorlanıyor. Bu yüzden bize ait oyunları başkalarının oyunları zannedip ilgilenmediğimiz de oluyor.
Köçürme oyununa gereken ilgi gösterilmeli, Köçürme oyunu mutlak bir eğitim aracı olarak kullanılmalıdır. Bunun için Türkiye’de Köçürme dernekleri ve bu derneklerin oluşturduğu birlikler kurulmalı, ulusal ve uluslararası çapta yarışmalar yapılmalıdır. Her yaş ve seviyeye hitap edecek Köçürme çeşitlerinde yapılacak yarışmaların, ayrıntılı kuralları belirlenmelidir. Kurallaştırma çalışmaları yürütülürken süratle Markalaştırma çalışmaları yapılmalıdır. Ancak araştırılmamış, ham bir alandaki markalaştırma da eksik olmaktadır. Türetilmiş Mangala bir yönüyle geleneksel bir oyunun ticarileştirilmesine iyi bir örnektir, diğer yandan alan araştırılmadan yola çıkıldığı için, satranç kadar önemli bir oyun, hatta satrancın atası olduğu bilgisi, pazarlamada değerlendirilememiştir.
Aydınlarımızca, kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olan diğer oyunlarımızla birlikte Köçürme çeşitlerinin, süratle, ustaca derlemesinde büyük yararlar vardır. Sınırlı zaman dilimlerindeki görüşmelerden aldığımız bilgilerden çıkarabildiğimiz sonuçların çok daha ötesinde şaşırtıcı güzellikler bulunabileceğini düşünüyoruz. Ayrıca okullarda Türk Çocuk Oyunlarının, Türk Zekâ oyunlarının, Köçürme’nin ve Satranç’ın ders olarak konması çok faydalı olacaktır. Bir sanal oyun olarak geliştirilmesi ise bugünün nesillerine ulaşması açısından önemlidir. Oyunun belgeselinin yapılması için yayın kurumlarımız harekete geçmelidir. Oyunların tespitini, derlemeleri süratle tamamlayıp oyunların hikâyelerini (monografilerini) çıkarmamız, geçirdiği değişimi görmemiz, müstakil kitaplar halinde yayınlamamız gerekir. Kanaatimizce oyunların tamamının türleri ve alt çeşitleri derlenmeden de bu çalışmalar sağlıklı yürümeyecektir. Bunun için derleme konusunda gönüllüler yetiştirilmelidir. Özetle, Köçürme, diğer Türk Zekâ Oyunlarıyla birlikte Satrancın öncülü, atasıdır ve bir Türk zekâ oyunudur. Satranç kadar zevkli eğitici ve eğlendirici bir oyundur. Oyunlarımızın, oyuncaklarımızın altını, üstünü sağlıklı bilgilerle doldurduğumuz zaman, markalaşma, tanıtım, pazarlama sorunlarımız da ortadan kalkacaktır.





[1] Büyük Türkçe Sözlük’te “Köçürme”nin isim olduğu ve göçürme işi anlamında kullanılan bir söz olduğu belirtilmektedir.
[2] Metin Türktaş. Divanı Lügat’it Türk’te Yer Alan ve XI. Yüzyılda Türkler Arasında Oynana Oyunlar, PAÜ. Eğitim Fak. Derg. 1999, Sayı: 5, sf. 61-65 (Besim Atalay, Divanü Lügati't-Türk tercümesi. I. cilt, Ankara 1992, s. 491)
[3] Thomas Hyde, De Ludis Orientalibus. Oxford (England) 1694, sf. 226-232.
[4] Yakında bu oyunla ilgili çalışmamız bir kitap olarak yayınlanacaktır. Köçürme ve Satrançla ilgili çalışmalarımız için ayrıca bkz: http://mangala.blogcu.com/ ve http://arslanevi.blogspot.com.tr/p/satranc.html
[5] Nurettin Arıcı. Çubuk Ağılcık Köyü (Şimdi Çubuk’un bir mahallesi olmuş.) (1940)
[6] Hane oyunu Zonguldak, Bartın, Karabük, Çorum’da aynı ad ve kurallarla, Çankırı ve Kastamonu’da benzer kurallarla oynanır.
[7] Hidayet Doğmuş, Ankara, Kazan, Uçarı Köyü (1970)
[8] Mehmet Yılmaz (Yetim Usta), Bulgaristan, Eski Cuma, Kabda Köyü (1938) (Bulgaristan’dan 1950’de Aydın Söke’ye, oradan da Ankara Etimesgut’a gelmişler. Dedesinin babası Osman Paşa’nın çavuşu imiş)
[9] Derlenmesi gerekir. Kurallar açık değildir.
[10] Zeki Baysal, Elazığ (1962)
[11] Hasan Coşkun, Mangal Oyunu, Ankara, 2003, 104 sf. ISBN 975-93860-2-X
[12] Coşkun, a.g.e. 15-16
[13] Şu son cümlede bir tutarsızlık var; çünkü bir tarafın taşı arttığında öbürü azalmaktadır. Doğrusu taşlar eşit olduğunda oyun bir el daha oynanır olabilir. (A.Küçükyıldız’ın notu)
[14] Ümit Yüksel, Polatlı (1949)
[15] Çalışkan, İsmail, Türkiye’de Dokuz Kumalak  http://mangala.blogcu.com/kazakistan-da-dokuz-kumalak-yarismasi-yapildi-6-10-haziran/5718057
[16] Hasan Yıldız. Horzumkeser Köyü Folkloru, Lisans Tezi, 1984, Sf. 272 (N. Özdemir; 114’den)


KAYNAKLAR

1.      EYÜBOĞLU, İsmet Zeki. Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, İstanbul, Sosyal Yayınları, 1995, 782 sf.
2.      Hyde, T. De Ludis Orientalibus. Oxford (England) 1694, 226-232.
3.      KÜÇÜKYILDIZ, Arslan. Mangala Oyunu, Aylık Karınca Kardeş Dergisi, Türk Kooperatifçilik Kurumu, 12 Kasım 2008, sf. 3-6
4.      KÜÇÜKYILDIZ, Arslan. Satranç’ın Atası Olan Türk Zekâ Oyunu; Mangala, Kültür ve Turizm Bakanlığı Günümüzde Çocuk Oyunlarında ve Oyuncaklarında Yaşanan Değişimler Sempozyumu, 9-10 Aralık 2010, Ankara / Türkiye
5.      KÜÇÜKYILDIZ, Arslan. Satrançta Don Değiştirme (Kabulgan): https://www.academia.edu/9860123/SATRAN%C3%87_VE_DON_DE%C4%9E%C4%B0%C5%9ET%C4%B0RME_KABULGAN_
6.      OĞUZ, M. Öcal, Ersoy, Petek. Türkiye’de 2004 Yılında Yaşayan Çocuk Oyunları, Genişletilmiş 2, Baskı, Ankara, G.Ü. THBMER, 2005, 256 sf.
7.      ONUR, Bekir, GÜNEY, Neslihan (Hazl.) Türkiye’de Çocuk Oyunları, Ankara, Ankara Üniversitesi Çocuk Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları, 2002, 554 sf.
8.      ÖZDEMİR, Nebi. Türk Çocuk Oyunları I-II, Ankara, Akçağ Yayınları, 2006 (1.c.456 sf, 2.c.560 sf.)
9.      SHOTAY, Maksat. Lavs of Togyzkumalak Game Handbook, Astana, 2006
10.  ZHELEZNYAKOV, AKHMET, S. B. Mistery of Dastarbasy Caves, Nomad-Kazakhstan No: 5, 2005


11.  MURRAY, H. J. R. Board and Table Games, London, Oxford, 1952, s. 159.